2 Şubat 2025 Pazar

Aile Şirketlerinde Zekâtın Yönetişimi

 

Üç kardeşin ortak olduğu bir şirkette, hissedarlar kurulu toplantısındaydık. Gündemin son maddesi geçen yılki gibi “diğer konular” diye yazılmıştı.

 

Büyük kardeş söz aldı ve konuyu açtı: “Şirketler de zekât verirmiş. Bu yıl zekâtımızı şirketçe verelim. Hesabını yaptıralım, topluca falanca vakfa verelim, adımıza dağıtsınlar.

 

Ortanca kardeş hemen itiraz etti: “Zekât kişiseldir. Şirketçe zekât vermek de nereden çıktı? Herkes kendi zekâtını kendi cebinden versin, dilediği yere versin.

 

Küçük kardeş ise üçüncü bir yol önerdi: “Ben zekâtımı bizzat kendim ihtiyaç sahibine veriyorum. Aracıya vermeyi doğru bulmuyorum. Şirketçe vereceksek de işçilerimize dağıtalım. Zekât verecek geliri onlar sayesinde kazandık.

 

Toplantı bir buçuk saat sürdü ve hiçbir karar alınmadan bitti. Ertesi hafta kardeşlerden ikisi birbiriyle konuşmuyordu.

 

Yirmi iki yıllık danışmanlık hayatımda ortakların kavga ettiği pek çok konu gördüm: maaş, makam, gelin, damat, araba, veliaht. Ama zekât yüzünden bozulan bir kardeşliğin diğerlerinden farklı bir acılığı var. Çünkü tarafların hepsi iyi niyetli.

 

Şunu baştan söyleyeyim: Bu makale zekâtın hükmünü anlatmıyor. Ben ilahiyatçı değilim ve olmadığım bir alanda hüküm vermem. Zekâtın nasıl hesaplanacağı, hangi malların zekâta tabi olduğu ve kimlere verilebileceği fıkhın konusudur.

 

Benim ilgilendiğim soru başka: Bir aile şirketinde hissedarların zekât meselesi şirketin gündemine geldiğinde bu konu nasıl yönetilecek? Yani mesele zekât değil, yönetişim.

 

 Üç Kardeş de Haklı, Üçü de Eksik

Bu tartışmanın en can sıkıcı yanı şu: Taraflardan hiçbiri saçma bir şey söylemiyor.

 

Büyük kardeşin haklı olduğu yer şu: Toplu vermenin gerçek bir cazibesi var. Hesaplama için gerekli bilgiler bir kere hazırlanır, ödemeler koordine edilir, kayıt tutulur, dağınıklık azalır. Ortada anlamlı bir tutar birikince yapılan iyiliğin etkisi de büyüyebilir. Üçe bölünmüş küçük tutarlarla yapılamayacak bir burs programı, sosyal yardım projesi veya başka bir çalışma ortaya çıkabilir. Sistemli olmasını istemesi doğru bir içgüdüdür.

 

Ortanca kardeşin haklı olduğu yer şu: Zekât kişisel bir ibadettir. Hissedarın niyetini, dinî tercihini ve zekâtını nereye vereceğini şirketin belirlemesi doğru değildir. Üstelik şirket kasası tek bir ortağın kasası değildir. Bugün üç kardeş aynı düşünüyor olabilir. Yarın ortaklık yapısı değişebilir.

 

Küçük kardeşin haklı olduğu yer de şu: İyiliğin uzağa değil yakına yapılması gerektiğini söylüyor. Kendi çatısı altında geçim sıkıntısı yaşayan insanlar varken parayı hiç tanımadığı yerlere göndermenin tuhaflığını görüyor. Bu duyarlılık kıymetlidir ve aslında pek çok aile şirketinde eksiktir.

 

Peki üçü de haklıysa neden anlaşamıyorlar? Çünkü üçü de aynı soruyu cevaplamaya çalışıyor: “Zekât nereye verilmeli?” Oysa masadaki asıl soru bu değil. Asıl soru şu: Bu kararı kim verecek?

 

Bu soruyu cevaplamadan “nereye verelim?” sorusunu konuşan her aile, benim izlediğim o toplantıyı tekrar yaşamaya adaydır.

 

Üç Görüşün Sorulmamış Soruları

Her görüşün sahibinin düşünmediği bir tarafı var. Sırayla gidelim.

 

Şirket kasasından topluca vermenin sorunları

·         Rıza sorunu. Bugün üç kardeş de aynı dinî hassasiyete sahip olabilir. Yarın kardeşlerden biri vefat eder, hissesi eşine ve çocuklarına geçer. Çocuklardan biri farklı düşünür. Bir gün şirkete başka bir aileden ortak veya yatırımcı girer. Ne olacak? Şirket kasasından yapılan ödeme bütün hissedarların ekonomik menfaatini etkiler. Bir hissedarın kişisel tercihini şirket kararı haline getirdiğinizde, bugün görünmeyen problem yarın karşınıza çıkar.

·         Hangi kurum sorunu. Çoğu ailede gerçek kavga miktarda değil, adrestedir. Bir kardeşin çok güvendiği vakfa diğeri güvenmeyebilir. Birinin gönül verdiği yapıyla diğerinin hiçbir bağı olmayabilir. Kardeşiniz sizin adınıza mesleğinizi seçemez, oyunuzu kullanamaz. Hayrınızın adresini de seçmemeli.

·         Etiket sorunu. Şirket adıyla düzenli olarak belirli bir yapıya yapılan ödeme, bir süre sonra sadece bağış olmaktan çıkar ve aidiyet beyanına dönüşebilir. Dışarıdan bakan için artık “şu yapının şirketi” olursunuz. Müşteriniz, tedarikçiniz, bankanız, çalışanınız, girdiğiniz ihale ve bir gün şirketinize ortak olacak yatırımcı bu ilişkiyi farklı okuyabilir. Bu nedenle şirket kaynaklarıyla yapılan hayır faaliyetleri, hissedarların kişisel dinî, siyasi veya sosyal aidiyetlerinin kurumsal uzantısına dönüşmemelidir.

·         Vergi ve kayıt sorunu. Şirket kasasından yapılan her ödemenin muhasebe ve vergi açısından bir karşılığı vardır. Zekât ile bağışın aynı şey olduğu varsayılarak hareket edilmemelidir. Yapılacak ödemenin muhasebe kaydını ve vergisel sonucunu mali müşavirinizle önceden değerlendirin. (Türkiye'deki Vergi Usul Kanunu ve Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca "zekât" adıyla doğrudan bir gider yazımı veya matrah indirimi mümkün değildir. Şirket adıyla yapılacak bağış ve yardımların vergisel açıdan indirim konusu yapılabilmesi ise ancak kanunla belirtilen kamuya yararlı dernek, vakıf veya resmi kurumlara yapılması ve mevzuattaki sınırları aşmaması halinde söz konusu olabilir.)

·         Denetlenebilirlik sorunu. Şirket adına bir kuruma para gönderiliyorsa artık konu yalnızca hayır değildir; aynı zamanda kurumsal bir işlemdir. Kurumun hukuki statüsü, mali şeffaflığı, makbuz düzenleyebilmesi ve paranın kullanımının izlenebilir olması önem kazanır.

 

Herkesin kendi vermesinin sorunları

Öyleyse şirket hiç karışmasın, herkes kendi işini kendi görsün” diyebilirsiniz. Bu da o kadar kolay değil.

·         Bilgi sorunu. Hissedar, şirket içindeki payıyla ilgili hesaplamayı yapabilmek için şirketin mali bilgilerine ihtiyaç duyabilir. Stokları, alacakları, borçları ve diğer bilanço kalemlerini bilmiyorsa doğru bir hesaplama yapması zorlaşır. Bilgi şirkettedir ama sorumluluk hissedardadır. Bu ikisinin arasında bir köprü kurmak gerekir.

·         Mahremiyet sorunu. Bunu çoğu aile düşünmüyor ama önemli bir başlık. Hissedarın şirket dışındaki mal varlığı şirkete ait bir bilgi değildir. Kardeşlerin birbirlerinin toplam servetini, kişisel borçlarını veya zekât rakamlarını bilmesi gerekmez. Aile şirketlerinde gereksiz mali şeffaflık bazen şeffaflık değil, yeni bir çatışma kaynağıdır.

·         Güven sorunu. Zekât kişisel alanda bırakıldığında bazı ailelerde “Acaba herkes yükümlülüğünü yerine getiriyor mu?” sorusu ortaya çıkabilir. Ama bunun çözümü kardeşlerin birbirinin ibadetini denetlemesi değildir. Aile şirketinin görevi ibadeti denetlemek değil, ortaklık ilişkisini düzenlemektir.

·         Nakit sorunu. En fazla gözden kaçan sorunlardan biri budur. Şirket kâr eder ama ortaklar büyümek için kârı dağıtmaz. Hissedarın şirket payından kaynaklanan bir yükümlülüğü ortaya çıkabilir fakat cebinde bunu karşılayacak nakit bulunmayabilir. Servet vardır, nakit yoktur.

 

Bu konuya birazdan döneceğim.

 

Çalışanlara dağıtmanın sorunları

Küçük kardeşin niyeti güzel. Ama şirketin çalışanlara yaptığı ödeme ile hissedarın kişisel zekâtını birbirine karıştırmamak gerekir.

 

Çalışanların içinde gerçekten ihtiyaç sahibi olanlar bulunabilir. Bir hissedar kendi zekâtından böyle bir çalışana vermeyi düşünüyorsa bunun fıkhî şartlarını güvendiği bir ilim ehline danışabilir.

 

Ama şirketin bordroya topluca yaptığı ödeme başka bir şeydir. Ücret, prim ve bonus çalışanın emeğinin karşılığıdır. Sosyal yardım ise başka bir amaç taşır. Zekât ise bunların ikisinden de farklı bir alandadır. Bu üç kavramı aynı torbaya koyduğunuzda üçü de bulanıklaşır.

 

Bir kere “zekât bonusu” adıyla ödeme yaptığınızda çalışan ertesi yıl da bekleyebilir. Verilmediği yıl kendisine verilmesi gereken bir hakkın kesildiğini düşünebilir. Böylece bir tarafta ibadet, diğer tarafta ücret sistemi zarar görür.

 

Çalışanınıza destek olmak istiyorsanız olun. Hatta imkânınız varsa daha fazlasını yapın. Sadece adını doğru koyun.

 

 Asıl Sorun: Zekât Değil, Yetki

Aile şirketlerinde birçok kavganın görünürdeki konusu ile gerçek konusu farklıdır. Kavga makam yüzünden çıkar gibi görünür, aslında yetki kavgasıdır. Maaş yüzünden çıkar gibi görünür, aslında adalet kavgasıdır. Veliaht yüzünden çıkar gibi görünür, aslında gelecek kavgasıdır. Zekât tartışması da böyledir.

 

Görünürde tartışılan şey paranın nereye verileceğidir. Gerçekte tartışılan şey bir hissedarın diğer hissedar adına karar verip veremeyeceğidir.

 

Bu nedenle önce sınırları çizmek gerekir. Şirketin alanı nerede biter? Hissedarın kişisel alanı nerede başlar? Bence doğru model bu iki alanı birbirine karıştırmayan modeldir.

 

Şirket gerekli mali bilgiyi üretir. Hissedar kendi dinî görüşüne göre hesabını yapar veya yaptırır. Şirket hissedarın nereye verdiğini sorgulamaz. Birlikte hareket etmek isteyen hissedarlar gönüllü olarak birlikte hareket eder. Şirketin kurumsal bağışları ise tamamen ayrı yönetilir.

 

Kısacası şirket ibadeti yönetmez. İbadetin ortaklık ilişkisini bozmasını önleyecek sistemi yönetir.

 

Benim Önerdiğim Model: Bilgi Şirketten, Karar Ortaktan, Havuz Gönüllü

Yıllardır benzer tartışmaları yaşayan ailelere önerdiğim modelin özü bu.

1. Şirket hesabı değil, bilgiyi hazırlar. Çünkü bilgi şirkettedir. Mali işler her yıl aynı tarihte şirket bilançosundaki ilgili kalemleri belirli bir formatta hazırlar. Stoklar, alacaklar, borçlar ve ihtiyaç duyulan diğer bilgiler açıkça gösterilir. Ama şirket “Senin zekâtın şu kadar” demez. Çünkü şirket ortağın şirket dışındaki mal varlığını, borçlarını ve benimsediği fıkhî görüşü bilemez. Şirketin görevi hesap için gerekli şirket bilgisini sağlamaktır.

2. Her hissedara kendi bilgi formu verilir. Her hissedar yalnızca kendi payıyla ilgili bilgiyi alır. Bu belgeye “Zekât Hesaplama Bilgi Formu” denebilir. Altına da şu cümleyi yazın: “Bu belge zekât yükümlülüğünüzü belirlemez. Yalnızca şirketteki iştirakinizden kaynaklanan hesaplamalarda kullanılabilecek mali bilgileri içerir.” Böylece şirket bilgi verir ama hüküm vermez.

3. Hesap ve ödeme kişiseldir. Hissedar kendisine verilen bilgiyi kendi benimsediği yönteme göre değerlendirir. Gerekirse kendi hocasına veya danışmanına sorar. Sonra kendi yükümlülüğünü kendisi yerine getirir. Niyet kişiseldir. Karar kişiseldir. Sorumluluk kişiseldir. Şirketin görevi burada biter.

4. Ortak havuz kurulabilir ama gönüllüdür. Büyük kardeşin istediği toplu etkiyi kaybetmeye gerek yok. Üç kardeş isterse kendi kişisel ödemelerini bir havuzda birleştirebilir. Böylece daha büyük ve etkili işler yapılabilir. Ama iki şartla. Katılım gönüllüdür. Ve havuzun nereye verileceğine yalnızca havuza katılanlar karar verir. Katılmayan ortağa “Niye katılmadın?” diye sorulmaz. Çünkü gönüllülüğün sorgulandığı yerde gönüllülük kalmaz.

5. Belge değil, beyan esastır. Hissedar “Yükümlülüğümü yerine getirdim” der ve konu kapanır. Nereye verdiği sorulmaz. Makbuz istenmez. Diğer kardeşlere açıklama yapmak zorunda bırakılmaz. Bunu aile anayasasına yazmak, kardeşleri birbirinin ibadetini denetleyen kişiler olmaktan kurtarır.

6. Şirketin kurumsal bağışı ayrı tutulur. Şirket ayrıca vakıflara, derneklere, okullara veya sosyal projelere bağış yapmak isteyebilir. Ama bunun adı kurumsal bağıştır. Bütçesi önceden belirlenir. Yetki sınırı yazılır. Yönetim Kurulu karar verir. Ödeme resmî ve denetlenebilir kuruluşlara yapılır ve belgelendirilir. Hiçbir hissedara “Bu senin zekâtından sayıldı” denmez. Burada hukuki ve kurumsal sınırı net çizmek gerekir: Şirket tüzel kişiliği (A.Ş./Holding) düzeyindeki bağışlar Sosyal Sorumluluk Politikası çerçevesinde kamusal/ticari mevzuata tâbi kurumsal kararlardır; zekât ise doğrudan gerçek kişi olan ortakların şahsi yükümlülüğüdür. Dolayısıyla tüzel kişiliğin bağış bütçesi ile ortakların şahsi zekât hesabı hukuken ve işleyiş olarak kesinlikle birbirine karıştırılmamalıdır.

7. Çalışan desteği de ayrı tutulur. Zor durumdaki çalışanlara destek olmak isteyen şirket bunun için ayrı bir sosyal destek fonu kurabilir. Kimlerin yararlanacağı, hangi şartlarda yardım yapılacağı, kimin karar vereceği önceden yazılır. Bu fon ücret ve prim sisteminden ayrı tutulur. Bir hissedar ihtiyaç sahibi olduğunu bildiği bir çalışana kendi kişisel zekâtından vermek isterse bunu ayrıca değerlendirir. Ama şirketin sosyal destek sistemi ile hissedarın kişisel zekâtı birbirine karıştırılmaz.

 

Modelin özünü tek cümleyle söyleyeyim: Zekât, kurumsal bağış ve çalışan desteği üç ayrı şeydir. Paranın aynı şirket çevresinde dolaşıyor olması onları aynı şey yapmaz. Bu üç kalemi ayırdığınız gün tartışmanın büyük kısmı biter. Ayırmadığınız sürece her yıl aynı toplantıyı yaparsınız.

 

 Zekât ve Kâr Dağıtım Politikası

Burada aile şirketlerinin önüne başka bir sorun çıkıyor. Şirket kâr ediyor ama kâr dağıtmıyor. Para şirkette kalıyor; fabrika büyüyor, yeni makine alınıyor, yeni mağaza açılıyor. Hissedar kâğıt üzerinde varlıklı ama cebinde para yok. Sonra kendisine şirket payıyla ilgili bir zekât hesabı geliyor.

 

Neyle ödeyeceğim?” Haklı bir soru.

 

Bu nedenle aile şirketlerinin kâr dağıtım politikasında yalnızca şirketin yatırım ihtiyacını değil, hissedarların makul kişisel nakit ihtiyaçlarını da düşünmesi gerekir.

 

Buradan “Şirket hissedarın zekâtını ödesin” sonucu çıkmaz. Tam tersine. Şirket hissedarın kişisel yükümlülüğünü üstlenmemeli. Ama bütün kârı yıllarca şirkette tutup hissedarı kişisel yükümlülüklerini yerine getiremeyecek kadar nakitsiz bırakmak da sürdürülebilir bir ortaklık politikası değildir.

 

Bu nedenle aile anayasasında kâr dağıtım politikası yazılırken hissedarların vergi ve benzeri kişisel mali yükümlülüklerini karşılayabilecekleri asgari likidite ihtiyacı da dikkate alınabilir.

 

Şirket zekât ödemez. Hissedarın kendi yükümlülüğünü yerine getirebilmesini sağlayacak makul likidite politikasını kurar.

 

 Herkesin Hocası Farklıysa Ne Olacak?

Aynı ailede üç kardeşin üç ayrı hocaya sorup üç ayrı rakamla dönmesi şaşırtıcı değildir. Borçların nasıl değerlendirileceğinde, stokların hangi değer üzerinden dikkate alınacağında veya hangi şirket varlıklarının hesaba gireceğinde farklı görüşler ortaya çıkabilir.

 

Bunun çözümü kardeşlerin birbirlerinin hocasını ikna etmeye çalışması değildir.

 

Çözüm basit: Veri ortak olur, hüküm tercihi kişisel kalır.

 

Şirket bilanço kalemlerini kategorilere ayıran standart bir bilgi notu hazırlar. Hangi kalem stok, hangisi alacak, hangisi borç, hangi değer üzerinden gösterilmiş; bunları açıklar.

 

Buraya kadar muhasebe vardır. Bundan sonrası hissedarın alanıdır. Her hissedar kendi benimsediği görüşe göre bu veriyi değerlendirir ve kendi hesabını yapar veya yaptırır. Böylece üç kardeşin üç ayrı hocası olabilir. Şirketin ise tek bilançosu olur.

 

Bir tavsiyem daha var: Şirketin hazırladığı veri yöntemi yıldan yıla keyfî olarak değiştirilmemeli. Değişiklik gerekiyorsa gerekçesi yazılmalı. Çünkü yönetişimde asıl mesele yöntemin hiç değişmemesi değil, sonuca göre yöntem değiştirilmemesidir.

 

 Kim Neye Karar Verecek?

Bir aile şirketinde iyi yönetişim, herkesin her şeye karar vermesi değildir. Tam tersine. Kimin neye karar vereceğinin önceden belli olmasıdır. Zekât konusunda da sınırlar şöyle çizilebilir:

·         Mali İşler: Şirket mali verilerini hazırlar.

·         Hissedarlar Kurulu: Şirketin bilgi hazırlama yöntemini ve genel yönetişim esaslarını belirler.

·         Hissedar: Kendi fıkhî görüşünü, hesap yöntemini, ödeme kararını ve zekâtını nereye vereceğini belirler.

·         Gönüllü havuza katılan hissedarlar: Havuzun nereye yönlendirileceğine karar verir.

·         Yönetim Kurulu: Şirketin kurumsal bağış bütçesini ve bağış kararlarını yönetir.

·         Sosyal destek komitesi: Çalışanlara yönelik sosyal destek fonunu yazılı kriterlere göre yönetir.

 

Bu sınırlar çizildiğinde kimse diğerinin alanına girmez. Aile şirketlerinde huzurun önemli bir kısmı sevgiden değil, sınırların belli olmasından gelir.

 

 Aile Anayasasına Yazılacak Zekât Maddesi

Bütün bu tartışmayı bir kez yapıp her yıl yeniden yapmamanın yolu kararı yazmaktır. Aile anayasanıza şu maddeleri koyabilirsiniz:

·         Zekât konusu hissedarların kişisel sorumluluk alanında değerlendirilir.

·         Şirket, hissedarların şirket iştiraklerinden kaynaklanan hesaplamalarda ihtiyaç duyabilecekleri mali bilgileri her yıl belirlenen tarihte hazırlar.

·         Hazırlanan bilgi her hissedara gizlilik içinde ve yalnızca kendi payına ilişkin olarak verilir.

·         Şirket tarafından kullanılan bilgi hazırlama yöntemi yazılı hale getirilir ve yıldan yıla keyfî olarak değiştirilmez. Değişiklik gerektiğinde gerekçesi yazılı olarak belirtilir.

·         Her hissedar kendi benimsediği dinî görüş doğrultusunda hesabını kendisi yapar veya yaptırır ve ödemesini kişisel olarak gerçekleştirir.

·         Hissedarlar gönüllü ortak havuz kurabilir. Katılım zorunlu değildir ve katılmayan hissedardan gerekçe istenmez.

·         Havuzun kullanım yerine yalnızca havuza katılan hissedarlar karar verir.

·         Hiçbir hissedardan zekâtını nereye verdiğine dair belge veya açıklama istenmez.

·         Şirketin kurumsal bağışları zekâttan ayrı bir bütçe kalemidir ve şirketin yetkili organlarının kararıyla yönetilir.

·         Çalışanlara yönelik sosyal destek fonu zekâttan, ücret ve prim sisteminden ayrı tutulur.

·         Şirketin kâr dağıtım politikası belirlenirken hissedarların kişisel mali yükümlülüklerini karşılayabilmeleri için ihtiyaç duyabilecekleri makul likidite de dikkate alınır.

 

Bu maddeleri bugün üç kardeşken yazmak kolaydır. Yarın yedi kuzenken yazmak çok daha zordur. Çünkü o masada üç değil yedi farklı görüş, üç değil yedi farklı hayat tarzı, belki üç değil yedi farklı hoca olacaktır.

 

Aile anayasasının amacı herkesin aynı düşünmesini sağlamak değildir. Farklı düşündüklerinde birlikte kalabilmelerini sağlamaktır.

 

 Son Söz

Zekât, malı temizlemek için verilir. Bir ailede zekât yüzünden kavga çıkıyorsa, temizlenmesi gereken şey maldan önce masadır.

 

Üç kardeşin hikâyesine döneyim. O aileye buna benzer bir model önerdim. Büyük kardeş gönüllü havuzu kurdu. Ortanca kardeş havuza katılmadı ve kendi tercih ettiği şekilde verdi. Küçük kardeş ise havuza katılmadı ama şirkette çalışanlara yönelik ayrı bir sosyal destek mekanizması kurulmasını sağladı. Üçü de istediğini yapabildi. Daha önemlisi, hiçbiri diğerinin yerine karar vermek zorunda kalmadı.

 

Aile şirketlerinde çözülemez sandığımız meselelerin çoğu böyle. Cevabı bulmakta değil, soruyu doğru sormakta zorlanıyoruz.

Soru: “Zekât nereye verilmeli?” değildi.

Soru şuydu: ”Bu kararı kim verecek?

 

 

 

Not: Bu makale zekâtın hükmüne dair bir görüş bildirmez. Burada anlattığım model, aile şirketlerinde zekât konusunun ortaklık ilişkisini bozmadan nasıl yönetilebileceğine dair bir yönetişim önerisidir. Zekâtın kimlere, hangi ölçüde ve hangi şartlarla verileceği fıkhî bir meseledir; bu konularda güvendiğiniz ilim ehline veya ilgili yetkili dinî kurumlara danışın. Vergisel, muhasebesel ve hukuki sonuçlar için de mali müşaviriniz ve hukuk danışmanınızla çalışın.

 

Ek okumalar:

·         https://ailelervesirketleri.blogspot.com/2024/07/kuzenler-ortaklg.html

·         https://ailelervesirketleri.blogspot.com/2022/08/iyi-bir-aile-anayasas-nasl-olmaldr.html

·         https://ailelervesirketleri.blogspot.com/2016/12/kardesler-ortaklg.html

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Gönülsüz Veliahtlar: İşi Değil, Kendi Hayatını İsteyen Evlatlar

  Bir önceki makalemde aile şirketinde çalışmak isteyen ve aile şirketinin yönetimine talip oğulların aile şirketini henüz devretmeye hazı...