Yönetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yönetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026 Perşembe

Veliahtlar İçin Yönetim Rehberi

 

“Şirket bir gün size kalabilir. Ama yöneticilik size miras kalmaz.”

 

Aile şirketlerinde ikinci kuşağın önündeki en önemli sınav, şirketin hisselerini devralmak değildir. Asıl sınav, şirketi yönetebilecek olgunluğa, bilgiye ve yöneticilik disiplinine ulaşıp ulaşmadığıdır. Bir şirketin ortağı olmak hukuki bir durumdur; iyi yönetici olmak ise öğrenilmesi, uygulanması ve zaman içinde kazanılması gereken bir meslektir. Soyadınız size hisse, makam ve imza yetkisi verebilir; fakat çalışanların güvenini, yöneticilerin saygısını ve liderlik otoritesini otomatik olarak vermez.

 

İkinci kuşak çoğu zaman çocukluğundan beri şirketi görür. Fabrikayı, mağazayı, müşterileri, yöneticileri, hatta bazı çalışanları aileden biri gibi tanır. Bu yakınlık önemli bir avantajdır; ama aynı zamanda yanıltıcı olabilir. Şirketi yıllardır tanıyor olmak, şirket yönetmeyi bildiğiniz anlamına gelmez. İşin nasıl yapıldığını görmekle, yüzlerce insanın aynı hedefe doğru uyum içinde çalışacağı sistemi kurmak birbirinden farklı iki yetkinliktir.

 

Bu nedenle yönetimi devralacak yeni neslin önce zihinsel bir rol değişimine hazırlanması gerekir. “Patronun oğlu”, “patronun kızı” veya “aileden biri” olmakla başlayan yolculuk, profesyonel bir yönetici ve zamanla iyi bir iş insanı olma yolculuğuna dönüşmelidir. Bu dönüşüm gerçekleşmezse şirket ikinci kuşağa geçer ama yönetim anlayışı gelişmez. Hatta bazen kurucunun kişisel otoritesi ortadan kalktığı için şirket eskisinden de kırılgan hale gelir.

 

Bu yazının temel amacı da tam olarak budur: Yönetimi devralacak ikinci kuşağa yönetimin ne olduğunu, yöneticinin ne iş yaptığını, insan ve sistem yönetiminin nasıl birbirinden ayrıldığını anlatmak. Çünkü geleceğin patronunun işi, şirketin her işini kendisinin yapması değildir. Asıl işi, doğru insanların doğru işleri yapabildiği, kararların tek kişide yığılmadığı, sonuçların ölçüldüğü ve şirketin sahibinden bağımsız olarak çalışabildiği bir düzen kurmaktır.

 

1. Yönetimi Devralmak Ne Demektir?

Şirketin sahibi olmakla şirketi yönetmek aynı şey değildir. Hissedar sermayenin sahibidir; şirketin değerini, riskini, yatırımını ve uzun vadeli yönünü düşünür. Yönetici ise günlük ve dönemsel hedeflere ulaşmaktan, insanları ve süreçleri organize etmekten, bütçeyi uygulamaktan ve sonuçlar için hesap vermekten sorumludur. Aynı kişi hem hissedar hem yönetici olabilir; ama iki rolün sorumlulukları birbirine karıştırıldığında aile şirketlerinde ciddi yönetim sorunları başlar.

 

Aile şirketlerinde aslında aynı kişinin üzerinde dört ayrı şapka bulunabilir: aile üyesi, hissedar, yönetim kurulu üyesi ve yönetici. Aile üyesi olarak ilişkiniz geçmişe, aidiyete ve duygusal bağlara dayanır. Hissedar olarak sermayeyi ve getiriyi düşünürsünüz. Yönetim kurulu üyesi olarak şirketin yönünü, risklerini ve icranın denetimini gözetirsiniz. Yönetici şapkanızı taktığınızda ise hedef, ekip, bütçe, sonuç ve performans sizin konunuz olur. Sağlıklı yönetim için hangi anda hangi şapkayla konuştuğunuzu bilmeniz gerekir.

 

Örneğin satıştan sorumlu bir ikinci kuşak yöneticisi, “Ben şirketin ortağıyım, bu müşteriye istediğim iskontoyu veririm” diyorsa hissedar şapkasını icra şapkasıyla karıştırıyor demektir. Şirketin yüzde kırkına sahip olması, satış yöneticisi olarak belirlenmiş yetki limitlerini aşma hakkı vermez. Aynı şekilde yönetim kurulu üyesinin üretim müdürüne doğrudan talimat vermesi de yönetim kurulu ile icra arasındaki sınırı bozar. Bu tür küçük görünen davranışlar zamanla bütün organizasyonu patrona bağlar.

 

Yönetimi devralmak yalnızca daha fazla karar verme hakkına sahip olmak değildir; daha fazla sorumluluk üstlenmektir. Hedeflerin tutmaması, yanlış insan seçimi, geciken yatırım, bozulan nakit akışı, kaybedilen müşteri veya zayıflayan şirket kültürü artık sizin de sorumluluğunuz olur. Yönetici olmak, yetkinin keyfini değil sonucun yükünü taşımaktır. Bu zihniyet yerleşmeden verilen unvanlar, yöneticilik değil yalnızca kartvizit üretir.

 

Burada ikinci kuşağın çok iyi anlaması gereken bir ayrım daha vardır: Yetki yukarıdan verilir, otorite aşağıdan kazanılır. Kurucu bir yönetim kurulu kararıyla sizi yarın genel müdür yapabilir. İmza yetkisi, bütçe yetkisi ve organizasyon içindeki pozisyonunuz bir günde değişebilir. Fakat çalışanların “Bu insan ne yaptığını biliyor, adil davranıyor, sözünde duruyor ve bizi doğru yere götürebilir” demesi için zaman gerekir. Gerçek otorite, unvandan değil tutarlı davranıştan doğar.

 

Bu yüzden ikinci kuşağın hedefi “Beni dinlemek zorundalar” cümlesinden “Bana güveniyorlar” noktasına geçmektir. Güvenin kaynağı da gösterişli konuşmalar değil; bilgi, hazırlık, adalet, tutarlılık, dinleme, karar kalitesi ve sonuç alma becerisidir. Kurucunun otoritesini miras alamazsınız. Kendi otoritenizi, yönetim pratiğinizle kurmanız gerekir.

 

2. Yönetim Nedir, Yönetici Kimdir?

Yönetimi basit ama güçlü bir tanımla ele alabiliriz: Yönetim, belirli amaçlara ulaşmak için eldeki bütün kaynakları birbiriyle uyumlu ve verimli kullanabilecek kararları alma ve uygulama süreçlerinin toplamıdır. Bu tanımdaki iki kelime özellikle önemlidir: uyumluluk ve verimlilik. Şirkette herkes çok çalışıyor olabilir; ama departmanlar birbirini bekliyor, kararlar çatışıyor ve süreçler sürekli tıkanıyorsa iyi yönetimden söz edemeyiz.

 

Uyumluluk, satışın üretimle, üretimin satın almayla, finansın bütün departmanlarla aynı sistem içinde çalışabilmesidir. Verimlilik ise aynı sonucu daha az zaman, daha az hata, daha az fire, daha az sermaye ve daha doğru kaynak kullanımıyla elde etmektir. İyi yönetici yalnızca çalışanların çok çalışmasını isteyen kişi değildir. İşlerin birbirine uyduğu, kaynakların boşa harcanmadığı ve hedeflerin ölçülebilir biçimde gerçekleştiği bir düzen kuran kişidir.

 

Üstelik yönetilen şey sadece çalışanlar değildir. Müşteriler, tedarikçiler, hammaddeler, yarı mamuller, ürünler, iş süreçleri, projeler, nakit akışı ve bilgi de yönetimin konusudur. Kendini yalnızca “insan yöneten kişi” olarak gören bir yönetici, işinin önemli bir bölümünü görmüyor demektir. Özellikle şirketin tepesine çıkacak ikinci kuşağın bakışı departman sınırlarından kurtulmalı ve şirketin bütün kaynaklarını birlikte görebilecek seviyeye gelmelidir.

 

Yöneticinin klasik dört işi planlamak, organize etmek, yönetmek ve kontrol etmektir. Planlama nereye gideceğimizi ve önceliğimizin ne olduğunu belirler. Organizasyon kimin ne yapacağını, hangi kaynakla ve hangi sorumlulukla çalışacağını netleştirir. Yönetmek karar almak, iletişim kurmak ve insanları harekete geçirmek demektir. Kontrol ise sonuçların hedefe uygun olup olmadığını ölçmek, sapmayı görmek ve gerektiğinde düzeltici aksiyon almaktır.

 

Günümüz yöneticiliği bu dört işle de sınırlı değildir. Yönetici raporlamalı, iyileştirmeli, sorun çözmeli, kriz yönetmeli, işleri zamanında bitirmeli, ekibi bir arada tutmalı, insan yetiştirmeli ve zaman zaman günlük rutinin dışına çıkarak şirkete dışarıdan bakabilmelidir. Bu nedenle iyi yöneticilik bir unvan değil, çok sayıda farklı becerinin birlikte kullanıldığı bir çalışma disiplinidir.

 

İkinci kuşak için önemli testlerden biri şudur: Geçen haftaki çalışma zamanınızın ne kadarını gerçekten yöneticilik yaparak geçirdiniz? Eğer günün büyük kısmını teklif hazırlamak, sevkiyat kovalamak, faturaya bakmak, müşterinin siparişini sisteme girmek veya çalışanınızın yapması gereken işi bizzat yapmakla geçiriyorsanız unvanınız yönetici olabilir ama yaptığınız iş yöneticilik değildir. Buna daha doğru bir ifadeyle pahalı işçilik demek gerekir.

 

3. İşi Yapmaktan Yönetmeye Geçmek

Türkiye’de yöneticilik çoğu zaman bir kişinin işini iyi yapmasıyla başlar. İyi satışçı satış müdürü, iyi mühendis üretim müdürü, iyi usta ustabaşı yapılır. Aile şirketlerinde ikinci kuşak için de benzer bir beklenti vardır: Önce işi öğrenmesi istenir. Bu doğrudur; şirketi yönetecek insanın işin mutfağını bilmesi büyük avantajdır. Fakat kritik hata, işi öğrenme aşamasında kalmak ve iyi çalışan olmayı iyi yönetici olmakla karıştırmaktır.

 

Çalışanın temel sorusu “Bu işi nasıl yaparım?”dır. Yöneticinin sorusu ise “Bu işin doğru, zamanında ve beklenen standartta yapılmasını nasıl sağlarım?” olmalıdır. Bu küçük gibi görünen soru farkı, yöneticilikteki en büyük zihinsel sıçramadır. Çünkü yönetici kendi ellerinin ürettiği çıktıyla değil, yönettiği ekibin ve sistemin ürettiği sonuçla değerlendirilir. Yönetici ne kadar yoğun görünürse görünsün, ekibi sonuç alamıyorsa kendisi başarılı sayılamaz.

 

İyi yönetici hem detayı hem bütünü görür. Gerektiğinde işin içine girecek kadar teknik gerçekliği bilir; fakat gününü ayrıntıda boğularak tüketmez. Hem veriyle konuşur hem saha sezgisini kaybetmez. Hem rapor alır hem rapor verir. Hem ekibinin danıştığı kişidir hem de bilmediği konuda başkalarına danışmaktan çekinmez. Hem konuşur hem dinler. Bu çift taraflı beceriler yöneticiyi tek boyutlu olmaktan çıkarır.

 

Özellikle ikinci kuşak, “Ben her işi öğrenmeliyim” düşüncesini “Ben her işi bizzat yapmalıyım” düşüncesine çevirmemelidir. Satışı, üretimi, satın almayı, finansı ve depoyu anlamak gerekir; ama uzun vadede amaç bu birimlerin yerine geçmek değil, bu birimlerin doğru insanlarla ve doğru sistemlerle çalışmasını sağlamaktır. Aksi halde şirketin yeni sahibi, şirketin en yoğun çalışanına dönüşür ve büyüyen yapıyı yönetemez hale gelir.

 

Yönetici olmanın en zor taraflarından biri de başarı ve başarısızlıkla kurulan ilişkidir. Olgun yönetici başarıyı ekibine, başarısızlığın sorumluluğunu ise önce kendisine yazar. Çünkü yanlış insanı seçmiş, beklentiyi açıklayamamış, yeterli kaynağı vermemiş, kontrol etmemiş veya sistemi doğru kurmamış olabilir. Hata her zaman yöneticinin kişisel hatası değildir; fakat sorumluluk alanı onun sorumluluğundadır. Bu bakış açısı, suçlayıcı yönetimden geliştirici yönetime geçişin temelidir.

 

4. Esnaftan Patrona, Patrondan İş İnsanına

Şirketler büyüdükçe yalnızca ciro, çalışan sayısı veya makine parkı büyümez; karmaşıklık da büyür. Beş kişilik bir işletmede patronun her kararı görmesi mümkündür. Elli kişide zorlaşır, beş yüz kişide ise imkânsız hale gelir. Buna rağmen birçok patron şirket büyürken kendi rolünü değiştirmez. Sonuçta büyüyen organizasyon, dar kalan yönetim tarzının içine sıkışır. İkinci kuşağın görevi, bu sıkışmayı daha da büyütmek değil çözmektir.

 

Bu dönüşümü dört aşamayla anlatmak mümkündür: esnaf, patron, iş insanı ve yatırımcı. Buradaki kavramlar hukuki statü değil, kişinin şirketle kurduğu ilişkiyi anlatır. Esnaf işi bizzat yapar ve “Bu işi nasıl yaparım?” diye sorar. Patron insanları yönetir ve “Bu işi kime yaptırırım?” diye düşünür. İş insanı sistemi yönetir ve “Bu şirket bensiz nasıl iyi çalışır?” sorusuna cevap arar. Yatırımcı ise sermayeyi yönetir ve “Kaynağımı nereye tahsis edersem daha çok değer yaratırım?” diye bakar.

 

İlk aşamada çalışkanlık, müşteri bilgisi, satış becerisi, nakit takibi ve sorun çözme yeteneği şirketi ayakta tutar. Fakat şirket büyüdükçe aynı özelliklerin bazıları engel haline gelebilir. Her müşteriye kendiniz koşmak, her faturayı görmek, her satın almayı onaylamak veya her elemanı bizzat seçmek küçük yapıda faydalı olabilir. Büyük yapıda ise karar kuyruğu yaratır ve yönetim kapasitesini daraltır.

 

Bu konuda çarpıcı bir örnek düşünün: Elli milyon lira ciro yapan bir şirketin patronu yarım saat boyunca üç yüz liralık bir kırtasiye faturasını inceliyor. Aynı masanın köşesinde ise aylardır bekleyen milyonlarca liralık yatırım dosyası duruyor. Buradaki sorun patronun tembel olması değildir; tam tersine çok çalışıyordur. Sorun, şirket sahibinin en kıt kaynağı olan zamanını hangi işe ayırdığını bilmemesidir.

 

Patron aşamasında beceri seti değişir. Artık iyi kaynakçı, iyi satışçı veya iyi satın almacı olmanızdan daha önemli olan, bu işleri iyi yapan insanları bulmanız ve onlara doğru çalışma düzenini kurmanızdır. Delegasyon, hedef koyma, insan seçme, performans değerlendirme, toplantı yönetimi, bütçe ve kontrol gibi yetkinlikler öne çıkar. Şirket sahibi işi bizzat yapmaktan işi yaptırmaya geçemiyorsa büyümenin önündeki darboğaz zamanla kendisi olur.

 

İş insanı aşamasında ise bir adım daha ileri gidilir. Artık satışçıları değil satış müdürünü, üretim işçilerini değil üretim sistemini, muhasebe fişlerini değil finansal sonuçları yönetirsiniz. Organizasyon şeması, süreçler, görev tanımları, yetki limitleri, bütçeler, KPI’lar ve yönetim kurulları burada devreye girer. Bu seviyede kişisel gayretin yerini sistem alır. İkinci kuşağın ulaşması gereken asıl nokta çoğu aile şirketinde tam da burasıdır.

 

Bu dönüşümün önemli bir sonucu şudur: Kurucunun kopyası olmak zorunda değilsiniz. Kurucunun yaptığı her işi öğrenmek değerlidir; ama onun yaptığı her işi hayat boyu yapmaya devam etmek doğru değildir. İşi öğrenin, sonra insanı yönetin, ardından sistemi kurun ve sonunda şirketin geleceğini yönetin. Şirketin büyüklüğü değişirken sizin rolünüz ve gündeminiz değişmiyorsa, bir süre sonra şirketiniz sizi geçmiş demektir.

 

5. Kötü, Vasat, İyi ve Lider Yönetici

Yöneticileri kötü, vasat, iyi ve lider olarak dört basamakta düşünmek öğretici olabilir. Burada amaç insanları etiketlemek değil, davranışları görmek ve kişinin kendisine dürüstçe bakmasını sağlamaktır. Çünkü hiç kimse sabah işe “Bugün kötü yönetici olayım” diye gelmez. Kötü yöneticilik çoğu zaman öğrenilmemiş yönetim alışkanlıklarının, güç kullanımının ve zayıf öz farkındalığın günlük davranışlara dönüşmesidir.

 

Kötü yönetici yöneticiliği diktatörlük zanneder. Başarıyı kendisine, hatayı ekibine yazar; ayrım ve kayırım yapar; inisiyatif alan çalışanı “Kime sordun?” diyerek sindirir. Ölçmediği için raporlamaz, raporlamadığı için gerçeği geç görür. Kendisinin olmadığı yerde şirketin durmasını vazgeçilmezlik sanabilir. Oysa bu çoğu zaman hiçbir şey öğretmediğinin, yetki vermediğinin ve sistem kurmadığının göstergesidir.

 

Vasat yönetici daha az gürültülüdür ama şirketi ileri götürmez. Kendisine söyleneni yapar, ekstra sorumluluk almaktan kaçınır, ekibinden şikâyet eder fakat ekibini geliştirmez. Delege etmek yerine birçok işi kendisi yapar. İstenirse rapor hazırlar ama düzenli raporlama sistemi kurmaz. O izinliyken işler aksar ve bunu “Ben olmayınca yapamıyorlar” diyerek bir başarı işareti gibi görebilir. Oysa bu da yönetim zafiyetidir.

 

İyi yöneticiyi anlamanın üç güçlü göstergesi vardır. Birincisi, ekibi kemikleşmiştir; iyi insanlar sürekli kaçmaz. İkincisi, yönetici yokken de işler yürür; çünkü yetki, süreç ve vekalet düzeni vardır. Üçüncüsü, insan yetiştirir; bilgiyi saklamaz, yardımcısını ve kendisinden sonra gelebilecek kişileri geliştirir. İyi yönetici, kendisi çalışmadan şirket çalışmasın diye değil, kendisi olmasa da şirket çalışsın diye sistem kurar.

 

Lider yönetici ise iyi yöneticiliğin üzerine etkileme ve yön gösterme becerisini ekler. Hedef koyar, planlar, organize eder ve kontrol eder; ama aynı zamanda insanlarda güven, anlam ve hareket enerjisi yaratır. Değişimi yalnızca duyurmaz, taşıyabilir. Ekibine örnek olur. İnsan ve sistem geliştirmekle yetinmez, kültürü ve geleceği de şekillendirir. Bu nedenle liderlik, yöneticiliğin alternatifi değil; iyi yöneticiliğin üzerine kurulan daha ileri bir yetkinliktir.

 

İkinci kuşak kendisini değerlendirirken şu soruyu sık sık sormalıdır: Ben üç ay şirkete gelmesem ne olur? Herkes karar vermek için beni mi bekler, yoksa sistem işlemeye devam eder mi? Kötü haber bana hızlı gelir mi, yoksa insanlar tepkimden çekindiği için sorunları saklar mı? Ekibimde benden sonra gelebilecek biri var mı? Bu soruların cevapları kartvizitinizden çok daha doğru bir yönetici karnesi verir.

 

6. Takım Kurmak ve İnsan Yönetmek

İyi yönetici şirketin her işini en iyi bilen kişi olmak zorunda değildir. Zaten şirket büyüdükçe bunun mümkün olması da beklenemez. İyi yönetici, kendisinden daha bilgili ve daha yetkin insanları doğru rollerde bir araya getirip aynı hedefe doğru uyum içinde çalıştırabilen kişidir. İkinci kuşağın en önemli zihinsel eşiklerinden biri budur. Kendinizden iyi insanları tehdit olarak değil, yönetim gücünüzün çarpanı olarak görmelisiniz.

 

Takım kurmanın ilk şartı doğru insanı doğru işe koymaktır. Herkesin güçlü ve zayıf yönü farklıdır. Müşteri ilişkileri kuvvetli ama detay takibi zayıf biri saha satışında başarılı olabilir; analitik ve detaycı ama ikna becerisi düşük biri planlama ve raporlamada çok değerli olabilir. Yönetici insanların birbirine benzemesini değil, doğru rol ile doğru yeteneğin eşleşmesini sağlamalıdır. Yanlış koltukta iyi insan da kötü performans gösterebilir.

 

Yönetici aynı zamanda eğitmen, yol gösterici ve mentordur. Bir işi önce gösterir, sonra görev verir, sonucu izler, geri bildirim yapar ve kişi geliştikçe yetkisini artırır. Bilgiyi saklayan yönetici kendine bağımlı ekip kurar. Bilgiyi aktaran yönetici ise büyüyebilen ekip kurar. Astınızın yetişmesi koltuğunuza tehdit değildir; tam tersine sizin daha üst bir role çıkabilmenizin şartıdır. Yerine kimseyi yetiştirmeyen yönetici aslında kendi kariyerinin de önünü kapatır.

 

Geri bildirim verirken kişiliği değil davranışı konuşmak gerekir. “Sen dikkatsizsin” demek kişiye saldırıdır ve savunma yaratır. “Bu raporda üç veri eksik ve son iki teslimat gecikti; bundan sonra raporun cuma 17.00’ye kadar eksiksiz tamamlanmasını bekliyorum” cümlesi ise somut davranışı, etkisini ve beklentiyi anlatır. İyi geri bildirim yargı dağıtmaz; kişiye neyi sürdüreceğini, neyi değiştireceğini ve başarı ölçüsünün ne olduğunu gösterir.

 

İnsan yönetiminde belki de en kritik konu psikolojik güvenliktir. Çalışan “Bilmiyorum”, “Katılmıyorum”, “Hata yaptım” veya “Bu kararın sorun çıkaracağını düşünüyorum” diyemiyorsa yönetici gerçek bilgiye ulaşamaz. Patronun çocuğuna kötü haber getirmek, profesyonel bir yöneticiye kötü haber getirmekten bile daha zor olabilir. Bu nedenle ikinci kuşak özellikle itiraza kızmamayı, fikri dinlemeyi ve hatayı saklamayı teşvik edecek tepkilerden kaçınmayı öğrenmelidir.

 

İyi yöneticinin takım haritası zihninde nettir. Kim yüksek performans ve yüksek potansiyel taşıyor, kim güçlü performans gösteriyor ama mevcut rolünün ötesine geçmek istemiyor, kim gelişebilir, kim yanlış rolde, kimse gelecekte kritik bir pozisyon için hazırlanabilir? Bu sorulara cevap vermeden insan yönetimi yapılamaz. İnsan kaynakları yalnızca İK departmanının işi değildir; her yöneticinin temel görevi doğru insanı seçmek, geliştirmek ve gerektiğinde doğru şekilde yolları ayırmaktır.

 

7. Delegasyon ve Yetkilendirme

Delegasyon yöneticiliğin giriş sınavıdır. Çünkü işi kendi elinizden çıkarıp başka birinin sorumluluğuna vermek hem güven hem de sistem gerektirir. Delege edemeyen yönetici kısa vadede daha güvende hissedebilir; fakat uzun vadede kararları kendi üzerinde biriktirir, ekibini geliştiremez ve stratejik işlere zaman ayıramaz. Şirket büyüdükçe yöneticinin kendisinin yapabildiği iş sayısı değil, başkalarının doğru yapmasını sağlayabildiği iş sayısı önem kazanır.

 

Yöneticilerin delege etmemek için sık kullandığı cümleler vardır: “Ben daha iyi yaparım”, “Ona anlatana kadar kendim yaparım”, “Görev vermek riskli”, “Çalışanların zaten çok işi var.” Bu cümlelerin bazen haklı tarafı bulunabilir; fakat çoğu zaman gizli sebep başkadır. İş yapmak, yönetmekten daha tanıdık ve daha rahattır. Yönetmek ise beklenti açıklamayı, insan seçmeyi, kontrol etmeyi ve başkasının hatasına belli ölçüde tahammül etmeyi gerektirir.

 

Sağlıklı delegasyon beş parçadan oluşur: görev, yetki, hedef, kaynak ve raporlama. Bir çalışana görev verip yetki vermiyorsanız her adımda size geri döner. Hedefi açık değilse neyin başarı sayıldığını bilemez. Kaynak vermiyorsanız işi yapamaz. Raporlama ve kontrol düzeni kurmuyorsanız delegasyon işi terk etmeye dönüşür. Delegasyon, “Sen hallet” demek değildir; sorumluluğu çerçevesi belli bir sistem içinde devretmektir.

 

Etkili delegasyonda önce doğru işi, sonra doğru kişiyi seçersiniz. Beklenen sonucu net tarif eder, gereken yetkiyi ve kaynağı verirsiniz. Termin ve önceliği baştan belirlersiniz. Hangi aşamada bilgi almak istediğinizi, hangi sapmada kişinin size dönmesi gerektiğini önceden konuşursunuz. İş tamamlandığında sonucu değerlendirir ve geri bildirim verirsiniz. Böylece delegasyon hem işi bitiren hem de çalışanı geliştiren bir mekanizmaya dönüşür.

 

Yetki devri mümkün olduğunca yazılı olmalıdır. Hangi yöneticinin hangi iskonto oranına, hangi satın alma tutarına, hangi işe alım seviyesine veya hangi yatırım kararına kadar yetkili olduğu kişilerin hafızasına bırakılamaz. Yetki matrisi, kararın patronun ruh haline göre değil önceden belirlenmiş ilkelere göre verilmesini sağlar. Aile şirketlerinde bu daha da önemlidir; çünkü aile üyesinin sözlü müdahalesi yazılı sistemi kolayca bozabilir.

 

Yetki vermek kontrolü bırakmak değildir; kontrolün biçimini değiştirmektir. Esnaf işi kontrol eder, patron insanı, iş insanı sistemi, yatırımcı ise sonucu kontrol eder. Şirket siz olmadan çalışabilmeli ama siz de şirketin nereye gittiğini görebilmelisiniz. Bunun için insanların ensesinde durmak yerine doğru göstergelere, doğru raporlama ritmine ve doğru karar sınırlarına ihtiyaç vardır. Gerçek delegasyon ile yönetimsiz bırakma arasındaki fark tam olarak buradadır.

 

8. Hedef, KPI, Bütçe ve Performans Yönetimi

Yönetim kanaatle değil, veriyle yapılır. Tecrübeli yönetici sezgilerini elbette kullanır; ancak sezginin yanına ölçüm koymadığınızda şirketi gerçekte neyin yönlendirdiğini anlayamazsınız. “Satışlarımız iyi gidiyor”, “stok biraz yüksek”, “müşteri memnun” gibi cümleler yönetim cümlesi değildir. İyi yönetici masaya dayanarak değil veriye dayanarak konuşur. Ölçer, karşılaştırır, sapmayı görür ve düzeltici aksiyon alır.

 

Hedef ile KPI birbirine karıştırılmamalıdır. Hedef nereye ulaşmak istediğimizi söyler; KPI ise doğru yolda olup olmadığımızı gösteren ölçüdür. “Yıllık satışları yüzde yirmi artırmak” hedef olabilir; aylık satış büyüme oranı bunu izleyen KPI’dır. “Teslimat gecikmesini azaltmak” bir hedeftir; zamanında teslimat oranı gösterge olur. İkinci kuşak şirket yönetmeye başladığında ilk işlerinden biri hedefleri ve göstergeleri birbirinden ayırmak olmalıdır.

 

Her şirketin basit ve anlaşılır bir yönetici gösterge paneline ihtiyacı vardır. Satış, brüt kâr, tahsilat süresi, nakit, stok gün sayısı, zamanında teslimat oranı, fire, müşteri şikâyeti ve çalışan devir oranı gibi göstergeler birçok şirket için iyi bir başlangıçtır. Buradaki amaç yüzlerce rakam toplamak değil; karar vermek için gereken kritik bilgiyi zamanında görebilmektir. Çok rapor her zaman iyi yönetim anlamına gelmez.

 

Bütçe ise hedeflerin finansal tercümesidir. Yeni yılın gelirini, giderini, yatırımını, nakit ihtiyacını ve kârlılığını önceden düşünmeye zorlar. Bütçe yapılmış olması tek başına yeterli değildir; gerçekleşen sonuçlarla düzenli olarak karşılaştırılmalıdır. Her ay sonunda yalnızca “Ne oldu?” değil, “Neden oldu ve şimdi ne yapacağız?” sorusu sorulmalıdır. Geçen ayın kârını üç ay sonra öğrenen şirket, yönetim yapmıyor; kendi geçmişini seyrediyor demektir.

 

Raporlamanın da bir ritmi olmalıdır. Günlük raporlar kritik operasyonel istisnaları ve nakit risklerini, haftalık raporlar satış, üretim, tahsilat ve aksiyonları, aylık raporlar gelir tablosunu, bütçe sapmalarını ve ana KPI’ları, çeyreklik değerlendirmeler ise strateji, yatırım ve büyük riskleri ele alabilir. Rapor dosya üretmek için değil karar vermek için vardır. Karar doğurmayan, okunmayan ve tekrar tekrar hazırlanan raporlar yönetim değil bürokrasidir.

 

Performans yönetiminin özü beklenti, ölçüm, geri bildirim, gelişim ve adalettir. Çalışana ne beklendiği baştan anlatılmalı, sonuçlar somut göstergelerle ölçülmeli, düzenli geri bildirim verilmeli ve gelişim alanları desteklenmelidir. Aile şirketinde en hassas konu ise aynı standardın aile üyesine ve profesyonel çalışana uygulanmasıdır. Ücret, prim, terfi ve unvan soyadına değil liyakate ve performansa bağlanmadığı sürece profesyonellerin adalet duygusu zedelenir.

 

9. Kültür, Motivasyon, İletişim ve Toplantılar

Bir şirketin kültürü çoğu zaman duvara yazılan değerlerden değil, yöneticilerin her gün tekrarladığı davranışlardan oluşur. Patron toplantıda insanların sözünü kesiyorsa bir süre sonra yöneticiler de birbirinin sözünü kesmeye başlar. Patron veriye bakıyorsa ekip raporla gelir. Patron hata saklıyorsa çalışanlar da hatalarını gizler. Patron adil davranıyorsa adalet zamanla kurumun normuna dönüşür. Balık gerçekten de baştan kokar; ama baştan da düzelir.

 

Huzurlu işyeri yalnızca çalışan memnuniyeti açısından değil, iş sonuçları açısından da değerlidir. İnsanların fikir söyleyebildiği, itiraz edebildiği, hatayı paylaşabildiği, takdir gördüğü ve yöneticinin adil davrandığı ortamlar daha çok öğrenir. Korkunun, kayırmanın, mobbingin ve ispiyon kültürünün hâkim olduğu yerlerde ise iyi insanlar zamanla uzaklaşır. Geriye çoğu zaman risk almayan, sessiz ve yalnızca verilen işi yapan bir kadro kalır.

 

Motivasyonu yalnızca maaşla açıklamak da yönetici için büyük hatadır. Adalet, takdir, yetki, gelişim fırsatı, anlam ve güven çalışan davranışını en az ücret kadar etkileyebilir. İnsan yalnızca emeğini değil aklını ve kalbini de işe koyduğunda fark yaratır. Bunun için yöneticinin çalışanı bir maliyet kalemi gibi değil, şirketin gelişimine fikir üretebilecek bir ortak akıl kaynağı olarak görmesi gerekir.

 

Dinlemek yöneticinin en ucuz fakat en değerli araçlarından biridir. “Sahada ne görüyorsunuz?”, “Bu süreçte sizi ne yavaşlatıyor?”, “Bir şeyi değiştirecek olsanız neyi değiştirirdiniz?” veya “Benden neye ihtiyacınız var?” gibi sorular çoğu zaman pahalı danışmanlık projelerinden önce sorulmalıdır. Ancak soru sormak yetmez; söz kesmeden dinlemek, itiraza kızmamak, iyi fikri görünür kılmak ve uygulanan önerinin sahibine geri dönüş yapmak gerekir.

 

Yönetimde iletişimin kalitesi, beklentinin ne kadar somut olduğuyla da ilgilidir. “En kısa zamanda yap”, “Bir ara bakarız”, “Bunu hızlıca çözün” gibi cümleler belirsizlik üretir. İyi yönetici kimin ne yapacağını, hangi standartta yapacağını ve ne zamana kadar bitireceğini açıklar. Böylece iş tesliminde yaşanan tartışmalar azalır; çünkü hem çalışan hem yönetici aynı başarı tanımını paylaşır.

 

Toplantılar da yönetim kültürünün aynasıdır. İyi toplantıdan önce gündem ve gerekli bilgiler paylaşılır, toplantı zamanında başlar, doğru kişiler katılır ve konu dağıtılmaz. Toplantı sonunda “Kim, ne yapacak ve ne zamana kadar?” sorularının cevabı yazılı hale gelir. Bir sonraki toplantıda açık aksiyonlar kapatılır. Karar üretmeyen, aynı konuların tekrarlandığı ve sorumluların belli olmadığı toplantılar şirketin zamanını tüketir.

 

Haftalık icra toplantısı için karmaşık bir modele ihtiyaç yoktur. Önce geçen haftanın aksiyonları, sonra KPI’lardaki sapmalar, ardından çözüm bekleyen sorunlar ve alınması gereken kararlar ele alınabilir. Son bölümde yeni haftanın öncelikleri netleştirilir. Bir saatlik disiplinli toplantı, patronun hafta boyunca herkesin peşinden koşmasından çok daha etkili bir yönetim aracına dönüşebilir.

 

10. Hata, Problem ve Kriz Yönetimi

Yöneticinin olgunluğu çoğu zaman sorun çıktığında ilk sorduğu sorudan anlaşılır. En düşük seviyede soru “Kim yaptı?”dır. Bir üst seviyede “Nasıl çözeriz?”, sonra “Neden oldu?” gelir. En olgun yönetici ise “Bir daha olmaması için sistemde neyi değiştirmeliyiz?” diye sorar. Bu sıralama, suçlu arayan yönetimden öğrenen organizasyona geçişi anlatır.

 

Hata yapan insanı sert biçimde cezalandırmak kısa vadede hatayı azaltıyor gibi görünebilir. Aslında çoğu zaman hatanın kendisini değil görünürlüğünü azaltır. İnsanlar bir süre sonra hata yapmaktan çok hatanın patron tarafından öğrenilmesinden korkmaya başlar. O noktada sorunlar saklanır, raporlar güzelleştirilir ve kötü haber yukarı çıkmaz. Yönetici için en tehlikeli şirket, sorun yaşamayan değil; sorunların kendisine ulaşmadığı şirkettir.

 

İyi yönetici hatanın otopsisini çıkarır. Önce ne olduğunu net tanımlar, sonra kök nedeni araştırır. Geçici çözüm ile kalıcı çözümü birbirinden ayırır. Önlemin sorumlusunu ve tamamlanma tarihini belirler, daha sonra da önlemin gerçekten işe yarayıp yaramadığını izler. Bir çalışana kızmak bazen rahatlatıcıdır ama sistem geliştirmez. Çözüm yalnızca kişiye bağlıysa sorun farklı bir kişiyle tekrar edebilir.

 

Problem çıktığında beş soru yöneticinin düşüncesini disipline eder: Gerçek problem nedir? Etkisi ne kadar büyük? Kök neden nedir? Geçici çözüm ile kalıcı çözüm nedir? Bir daha olmaması için süreçte ne değişmelidir? Bu sorular, ikinci kuşağın refleksle karar veren patrondan sistematik düşünen yöneticiye dönüşmesine yardımcı olur. Kriz anında hız önemlidir; ama kriz sonrasında öğrenme gerçekleşmiyorsa aynı krizin tekrar etmesi şaşırtıcı olmaz.

 

11. Kurumsallaşma: Kişiden Sisteme Geçiş

Kurumsallaşma aile şirketlerinin en çok kullandığı ama en çok yanlış anladığı kavramlardan biridir. Kurumsallaşma prosedür kalabalığı, klasörler dolusu talimat, unvan enflasyonu veya danışmanın hazırladığı kalın rapor değildir. Kurumsallaşma, işletmenin faaliyetlerinin belirli kişilerin varlığına bağımlı olmadan sürdürülebilmesi ve geliştirilebilmesi için gerekli yapının kurulmasıdır. Patron da genel müdür de satış müdürü de bir süreliğine ortada olmasa çarklar dönmeye devam edebilmelidir.

 

Kurumsallaşmanın özünü tek cümleyle anlatmak gerekirse, kararın kişiden sisteme geçmesidir. “Patrona sor”, “O gelmeden olmaz”, “Fiyatı yalnızca o verir”, “Bu müşteriye iskontoyu sadece patron onaylar” cümleleri kişiye bağımlı şirketin işaretleridir. Sistem şirketinde ise yetki limitleri, yazılı süreçler, KPI’lar, raporlama düzeni, kurul kararları ve vekalet mekanizmaları vardır. Kişi önemlidir; fakat sistem kişiye mahkûm değildir.

 

 

Kurumsal yönetim mimarisi hedef ve stratejiyle başlar. Sonra organizasyon yapısı, süreçler, görev ve yetki tanımları, bütçe ve KPI sistemi, yönetim ve icra kurulları gelir. Bu unsurlar birbirinden bağımsız dokümanlar değildir. Organizasyon şeması kimin kime bağlı olduğunu, iş akışı işin hangi adımlardan geçtiğini, görev tanımı kişiden ne beklendiğini, yetki matrisi hangi kararı kimin vereceğini açıklar. Birlikte çalıştıklarında sistem ortaya çıkar.

 

Yönetim kurulu ile icra kurulunu da birbirinden ayırmak gerekir. Yönetim kurulu şirketin stratejik yönünü, sürdürülebilirliğini, yatırım ve sermaye kararlarını, büyük riskleri ve genel müdürün performansını gözetir. İcra kurulu ise haftalık faaliyetleri, departmanlar arası koordinasyonu, KPI sapmalarını, açık aksiyonları ve yakın dönem önceliklerini yönetir. Yönetim kurulu günlük işlere karıştığında, icra da stratejik düşünmediğinde iki yapı da işlevini kaybeder.

 

Şirketinizin ne kadar kurumsal olduğunu anlamak için altı haftalık yokluk testi yapabilirsiniz. Altı hafta boyunca size ulaşılamasa fiyat ve iskonto kararlarını kim verir? Bankalarla kim görüşür? Büyük müşteriler sizi mi tanır, şirketi mi? Bir yönetici ayrılsa yaptığı işin yazılı tarifi ve vekili var mı? Geçen ayın kârını ne zaman öğrenirsiniz? Toplantı kararları ve sorumluları yazılı mı? Sizden sonra kimin yönetimi devralacağı belli mi? Bu soruların cevapları şirketin gerçek bağımlılık seviyesini gösterir.

 

Kurumsallaşmaya başlamak için yüz maddelik projeye ihtiyaç yoktur. Önce yetkiyi yazıya dökün; imza, harcama, iskonto ve karar limitlerini belirleyin. Sonra sayıları düzene sokun; aylık kapanış, gelir tablosu, nakit akışı ve bütçe sapmalarını düzenli görün. Üçüncü olarak gündemi belli, kararları ve sorumluları yazılı haftalık icra toplantısı kurun. Bu üç adım bile şirketin kişiye bağımlılığını ciddi ölçüde azaltabilir.

 

Kurumsallaşmanın bürokrasiye dönüşmemesi de gerekir. Bir kural karar hızını düşürüyor ama karar kalitesini artırmıyorsa o kuralı sorgulayın. Amaç form doldurtmak değil; doğru bilgiye dayanarak daha hızlı ve daha tutarlı karar almak, sorumluluğu netleştirmek ve hesabını verebilmektir. İyi kurumsallaşma şirketi hantallaştırmaz; patronun üzerinde toplanan gereksiz karar yükünü azaltarak doğru noktalarda hızlandırır.

 

12. Aile Şirketinde Yönetici Olmak

Aile şirketinde yönetici olmak profesyonel bir şirkette yönetici olmaktan daha zordur; çünkü iş ilişkilerinin içine aile ilişkileri de karışır. Baba oğluna, ağabey kardeşine, kardeş kardeşine patronluk yapabilir. Evdeki yaş sırası ile şirketteki hiyerarşi aynı olmayabilir. Hissesi daha yüksek olan kişi icrada daha düşük bir görevde bulunabilir. Bu ilişkiler önceden kurala bağlanmazsa şirket yönetimi zamanla kişisel ilişkilere ve aile içi dengelere göre şekillenmeye başlar.

 

Burada çok net bir ilke gerekir: Şirket aile değildir. Ailede bağlar doğuştan ve kalıcıdır; şirket rollerinde ise yetkinlik, performans ve ihtiyaç belirleyicidir. Çocuğunuz kötü performans gösteriyor diye onu aileden çıkaramazsınız ama yöneticilik görevini değiştirebilirsiniz. Aile üyesine değer vermek, onu korumak ve desteklemek başka şeydir; performans ölçmeden, yetkinliğine bakmadan makam vermek başka şeydir.

 

Aynı soyadı yöneticilik yetkinliği anlamına gelmez. “Oğlum olduğu için müdür” cümlesi, profesyonel kadronun adalet duygusunu çok hızlı bozar. Doğru cümle “Bu görevin yetkinlik şartlarını karşılıyor; hedefi, bütçesi, yetki alanı ve performans kriteri belli” olmalıdır. Aile üyesi profesyonel çalışanlardan daha düşük standartla değil, çoğu zaman daha yüksek örneklik standardıyla değerlendirilmelidir. Çünkü bütün şirket onun davranışını izler.

 

Dört şapkanın karışması aile şirketlerinde sık rastlanan çatışmalar üretir. Hissedar “Ben ortağım, fiyatı ben veririm” dediğinde icranın alanına girer. Ağabey “Ben büyüğüm, sözümü dinle” dediğinde aile hiyerarşisini iş hiyerarşisine taşır. Yönetim kurulu üyesi üretim müdürüne talimat verdiğinde genel müdürü etkisizleştirir. Bu davranışlar kısa vadede işi çözüyor gibi görünse de uzun vadede organizasyonun sorumluluk zincirini bozar.

 

Bu nedenle aile üyelerinin şirkete hangi şartlarla gireceği, hangi eğitim ve deneyimin aranacağı, nasıl terfi edeceği, ücret ve prim sisteminin nasıl işleyeceği, pay ve söz hakkının nasıl kullanılacağı, anlaşmazlıkların nasıl çözüleceği ve halefiyetin hangi ölçütlerle belirleneceği herkes iyi geçinirken yazılmalıdır. Kavga başladıktan sonra aynı kuralları yazmaya çalışmak çok daha zordur. İyi aile yönetişimi, ilişkileri zayıflatmak için değil onları korumak için kurallar koyar.

 

İkinci kuşağın burada özel sorumluluğu vardır. Profesyonel yöneticiler sizin ne kadar çalıştığınızdan önce ne kadar adil olduğunuzu izler. Aile üyelerine ayrıcalık tanıyor musunuz, kurallara kendiniz uyuyor musunuz, söz verdiğiniz yetkiyi geri alıyor musunuz, kurucuya rağmen mi yoksa sistem içinde mi yönetiyorsunuz? Bu sorulara verdiğiniz fiili cevaplar, sizin yöneticilik itibarınızı belirler.

 

13. Kurucudan İkinci Kuşağa Geçiş

Yönetim devri bir gün yapılan tören değildir. “Bugünden itibaren şirketi oğlum yönetecek” cümlesi hukuki veya sembolik bir başlangıç olabilir; fakat gerçek devir, bilgi, karar yetkisi, ilişki ağı ve sorumluluğun aşamalı olarak taşınmasıyla gerçekleşir. Kurucu bir sabah ortadan çekilir ve ikinci kuşak aynı gün bütün ağırlığı üstlenirse, şirket için gereksiz bir geçiş riski doğar.

 

Geçişte hem kurucunun hem ikinci kuşağın tuzakları vardır. Kurucu “Benim kadar iyi yapamıyor” diyerek her karara müdahale edebilir, verdiği yetkiyi geri alabilir, eski çalışanlara gizli talimat verebilir veya yapılan ilk hatada kontrolü yeniden ele geçirebilir. İkinci kuşak ise “Artık sıra bende” diyerek geçmişi küçümseyebilir, hızlı ve sembolik değişikliklere girişebilir, profesyonelleri dinlemeden otorite göstermeye çalışabilir ya da kurucuyla güç yarışına girebilir.

 

Doğru yaklaşım, mirası korumak, sistemi geliştirmek ve geleceği kurmaktır. Kurucunun oluşturduğu müşteri güveni, ticari itibar, sektör bilgisi ve şirket hafızası yok sayılmamalıdır. Fakat “Babam böyle yapıyordu” cümlesi de sonsuza kadar yönetim yöntemi olamaz. İkinci kuşak, geçmişin değerli taraflarını korurken kişiye bağımlı yapıları sisteme çevirmeli ve değişen pazarın gerektirdiği yeni yetkinlikleri şirkete kazandırmalıdır.

 

Geçişi üç aşamada düşünmek faydalıdır. İlk aşamada birlikte yönetme vardır; kurucu karar verirken ikinci kuşak masadadır ve yalnızca kararı değil, kararın arkasındaki mantığı öğrenir. İkinci aşamada kontrollü yetki devri başlar; ikinci kuşak karar verir, kurucu sonucu ve sistemi izler. Son aşamada yönetim gerçekten devredilir; ikinci kuşak icrayı yönetir, kurucu ise yönetim kurulundan gözetir, deneyimini aktarır ve gerektiğinde stratejik rehberlik yapar.

 

Bu modelin çalışması için yetkinin gerçekten devredilmesi gerekir. Unvan verip karar alanını vermemek, ikinci kuşağı çalışanların önünde zayıflatır. Tersine, hazırlanmadan sınırsız yetki vermek de risklidir. Geçiş planında hangi karar alanının ne zaman devredileceği, hangi performans göstergelerinin izleneceği ve kurucunun hangi konularda hangi kanaldan devreye gireceği açık olmalıdır. Böylece kişisel gerilim yerine kurallı bir öğrenme süreci kurulur.

 

14. Yöneticilikten Liderliğe

Yönetici ile lider aynı şey değildir; fakat şirket yönetiminde birbirini tamamlar. Yönetici planlar, organize eder, görev dağıtır, ölçer, kontrol eder, raporlar ve sistemin işlemesini sağlar. Lider ise yön gösterir, güven verir, etkiler, insanları harekete geçirir, değişimi taşır, örnek olur ve yapılan işe anlam kazandırır. Sadece liderlik söylemiyle sistem kurulamaz; sadece sistem kurarak da insanların gönüllü takibi her zaman sağlanamaz.

 

Aile şirketini devralan ikinci kuşak için liderlik daha da önemlidir; çünkü kurucunun kişisel hikâyesi ve otoritesi çoğu zaman çok güçlüdür. Çalışanlar kurucunun şirketi nasıl kurduğunu, hangi zorluklardan geçtiğini ve hangi ilişkileri geliştirdiğini bilir. Yeni neslin aynı hikâyeyi taklit etmesine gerek yoktur. Kendi liderlik meşruiyetini bilgi, adalet, tutarlılık, sonuç alma ve gelecek vizyonuyla kurmalıdır.

 

Patron olmak lider olduğunuz anlamına gelmez. Liderlik, insanların sizi yalnızca mecbur oldukları için değil, doğru yönde götüreceğinize inandıkları için takip etmesidir. Bu da toplantıda en çok konuşan kişi olmakla değil, doğru soruları sormak, zor kararlarda sorumluluk almak, kriz anında sakin kalmak, başarıyı paylaşmak ve çalışanların gelişimini desteklemekle kazanılır.

 

İkinci kuşak için en sağlıklı yol önce iyi yönetici olmaktır. Planlama, bütçe, delegasyon, performans, raporlama ve toplantı disiplinini öğrenmeden liderlik kavramına sığınmak tehlikelidir. İnsanlar güzel vizyon cümlelerinden önce günlük yönetimin adil ve tutarlı olup olmadığına bakar. Liderlik, yönetim disiplininin yerine geçmez; onu anlam ve güvenle güçlendirir.

 

15. İkinci Kuşağın İlk 100 Günü

Yönetimi devraldığınız ilk günlerde en büyük hata, kendinizi kanıtlamak için hızlı ve görünür değişiklikler yapmaktır. Yeni masa düzeni, yeni unvanlar, yeni raporlar, eski yöneticilerin değiştirilmesi veya kurucunun uygulamalarına karşı sembolik kararlar size hareket hissi verebilir. Fakat iyi yönetici önce teşhis koyar. İlk işiniz şirkete kim olduğunuzu göstermek değil, şirketin gerçekte nasıl çalıştığını anlamaktır.

 

İlk otuz gün dinleme ve öğrenme dönemidir. Çalışanlarla ve yöneticilerle görüşün, müşterileri ziyaret edin, tedarikçilerin bakışını dinleyin, süreçleri sahada izleyin, raporları okuyun. Kurucunun kritik kararları hangi bilgiye dayanarak verdiğini anlamaya çalışın. Şirketin yazılı sistemi kadar yazılı olmayan kurallarını da gözlemleyin. Bu dönemde hızlı hüküm vermek yerine sorular sorun ve not alın.

 

Otuz birinci günden altmışıncı güne kadar ölçme ve teşhis aşamasına geçin. Şirketin ana KPI’larını çıkarın, yetki darboğazlarını belirleyin, hangi kararların sürekli patronu beklediğini görün. Kilit personeli, müşteri bağımlılıklarını, nakit ve stok risklerini, tekrarlayan sorunları ve bütçe disiplinini inceleyin. Bu aşamanın sonunda her şeyi değiştirmeye değil, hangi üç-beş problemin gerçekten öncelikli olduğuna karar vermelisiniz.

 

Altmış birinci günden yüzüncü güne kadar sistem kurmaya başlayın. Yetki matrisini netleştirin, haftalık icra toplantısını disipline edin, temel yönetici gösterge panelini kurun, raporlama ritmini sadeleştirin ve delegasyon alanlarını belirleyin. Hızlı kazanım sağlayacak birkaç iyileştirme projesi seçin; fakat bunları da kişisel kahramanlıkla değil, ekiplerle yapın. İlk yüz günün sonunda şirket sizin daha çok çalıştığınızı değil, yönetimin daha net hale geldiğini hissetmelidir.

 

Bu dönemde kurucuyla ilişkinizi de yapılandırın. Hangi konuları günlük olarak, hangilerini haftalık veya aylık olarak paylaşacağınızı netleştirin. Kurucunun deneyiminden yararlanın ama her karar için onay beklemeyin. Siz karar verdikçe, sonucu ölçtükçe ve hatalardan öğrendikçe yönetim kapasiteniz gelişir. Yetki kullanmadan yönetici olunmaz; fakat yetkiyi sistemsiz kullanarak da güven kazanılmaz.

 

Yeni Nesle Beş Yönetim İlkesi

Aile şirketini devralacak yeni neslin önünde iki ayrı miras vardır. Birincisi şirketin kendisidir: marka, müşteri, tesis, sermaye, çalışanlar ve ticari itibar. İkincisi ise yönetim biçimidir. Birinci mirası korumak önemlidir; ikinci mirası ise gerektiğinde geliştirmek gerekir. Kurucunun şirketi bugüne getiren alışkanlıkları, yarının daha büyük ve daha karmaşık şirketinde aynı sonucu vermeyebilir. Yeni kuşağın asıl katkısı burada başlar.

 

Bu uzun yazıdan geriye beş ilke kalsın. Birincisi, işi yapan değil işi yaptıran olun; yöneticinin çıktısı kendi emeği değil ekibinin sonucudur. İkincisi, şirket büyüdükçe insanları tek tek yönetmekten sistemleri yönetmeye geçin. Üçüncüsü, yetki verin ama sonucu mutlaka ölçün; delegasyon ile terk etmeyi birbirine karıştırmayın. Dördüncüsü, şirketi kendinize bağımlı bırakmayın; yokluğunuzda işleyen şirket sizin başarınızdır. Beşincisi ise en önemlisi: Soyadınız size şirketi bırakabilir, liderliği bırakamaz.

 

Yönetim devralınabilir, yöneticilik öğrenilir, liderlik ise kazanılır. Eğer ikinci kuşak bu üç kavramın farkını erken yaşta anlarsa aile şirketinin devamlılığı için büyük bir avantaj oluşur. Amaç kurucudan daha çok çalışmak veya onun bütün kararlarını taklit etmek değildir. Amaç, kurucunun yarattığı değeri kişilere bağımlı olmaktan çıkarıp daha güçlü bir sistemin içine yerleştirmek ve şirketi bir sonraki kuşağa sizden daha hazırlıklı teslim edebilmektir.

 

Kaynak

Bu makale, “Yönetim ve Yöneticilik - İkinci Kuşak İçin Şirket Yönetimini Devralma Eğitimi” adlı sunumum ile “Yöneticiliğin ABC’si”, “Şirketiniz Büyürken Siz de Büyüyor musunuz?”, “Kurumsallaşma”, “İşin Sırrı” ve “Balık baştan kokar” adlı makalelerimin bir füzyonudur.

 

11 Kasım 2024 Pazartesi

Dokuz Kusurlu Hareket (2)

 

Aile şirketlerinde ortaklar ve onların veliahtları arasına kara kedi sokan, ortaklığın sonlanmasına, aile şirketinin dağılmasına, aile içinde küslüklere neden olan söylem ve tavırlara dair örnekler serisinin ikincisini aşağıda bulabilirsiniz. Umarım kulaklarınıza küpe olur.

 

Not: İlk Dokuz Kusurlu Hareket için linke (https://ailelervesirketleri.blogspot.com/2022/04/) tıklayın.

 

1)      Saman altından su yürütmek.

Ortaklıklarda birbirinden bilgi saklamak, habersiz iş yapmak, onaysız iş yapmak, hissedarlar kuruluna getirmeden veya bu kurulda değerlendirmeden karar almak veya hissedarlar kurulu kararlarının aksine gizlice eylemlerde bulunmak, ortaklığı zayıflatan en önemli hareketlerdendir. Pek çok aile şirketinde bir ortağın “diğer ortaklarım buna itiraz etmeyecektir” diyerek kendi başına karar aldığını ve diğer ortaklarına haber dahi vermeden kendi başına aldığı kararları uygulamaya geçirdiğini görmekteyiz. Kendi açısından masum görünen bu davranış, ortakları açısında son derece güven zedeleyicidir. Diğer ortaklar kendilerine haber verilmeden, kendilerine danışılmadan, kendilerinin onay vermediği bir eylemin yapılmasına haklı olarak bozulacaklardır. Hele hele bu eylemin hata olduğunu kabul etmemek, özür dilememek çok daha büyük bir hatadır. Bu tip eylemlerin sık tekrarlanması ortaklığın köküne kibrit suyu dökmektir. Bazı şirketlerde ise bazı ortaklar diğer ortakların muhalefet etme ihtimaline karşılık gizlice hareket ederler. Bir bakmışsınız diğer ortaklara haber vermeden yatırım kararı vermişlerdir.  Ya da haber vermeksizin şirkete arsa, araba almışlardır. Ya da kritik pozisyondaki bir yöneticiyi kovmuşlardır. Ya da bir müşteriyle veya tedarikçiyle çalışmama kararı almışlardır. Ya da büyük bir kredi çekmişlerdir. Elbette tüm konular ortakların önüne gelmemelidir, daha alt kademelerde çözülmelidir. Ama ortakların görüşüne başvurulacak konular da çok aşikardır ve bu konular mutlaka tüm ortakların önünde tartışılmalı ve karara bağlanmalıdır. Bu konuları ortakların değerlendirmesine ve onayına sunmadan alınacak kararlar ve atılacak adımlar konudan habersiz olan ortaklara hakarettir. Kendinden gizli iş çevrildiğini öğrenen ortak diğer ortaklarına artık güvenemeyeceği gibi, geçmişte daha fazla kandırıldığından da şüphe ederek, ortaklıktan ayrılmayı isteyecektir. Özellikle aile şirketlerinde ortaklar kardeş veya yakın akraba oldukları için birbirine haber vermeden aldıkları kararların ve attıkları adımların hoş görülmesini ve abartılmamasını bekler. Ama bu yanlıştır. Eğer ortaklı bir iş yapıyorsanız ortaklarınızın tamamına danışmadan karar almamalısınız. Kararlara tüm ortaklarınız dahil olmalıdır, her ne olursa olsun ortaklarınızdan habersiz şirketi bağlayan adımlar atmayın. Attıysanız bile geç olmadan, ortaklarınız başkalarından duymadan, şirket adına attığınız adımı bildirin ve mutlaka ortaklarınızda özür dileyin.  

 

2)      Başkasının işine burnunu sokmak.

Ortakların hepsi benzer sorumluluklara ve yetkilere sahip olmayabilir. Örneğin ortaklardan biri üretimden sorumluyken, diğeri satıştan, bir diğeri mali işlerden sorumlu olabilir. Veya bir ortak genel müdürken, diğer bir ortak herhangi bir departmanın müdürü, bir diğer ortak da orta düzey yönetici olabilir. Hatta bir diğer ortak da şirkette hiç aktif görev sahibi olmayabilir, sadece yönetim kurulu üyesi olabilir. Şirketlerinde farklı görevler ve ünvanlar alan ortaklar birbirlerinin yetki alanına giren işlere asla doğrudan el atmamalıdırlar. Eğer bir alanda sorun görüyorlarsa, o sorunu o alana bakan ortağa bildirmelidirler. Asla kendi sorumluluk ve yetki alanında olmayan sorunları kendi başlarına düzeltmeye kalkmamalıdırlar. Ancak ve ancak ilgili ortağın izni veya talebi olursa bunu yapmalıdırlar. Aksi taktirde bu, birbirinin işine karışmak olur ki, bu da özellikle aile şirketleri için kıyamet habercisidir. Maalesef pek çok ortak, nefsine yenilir ve diğer ortağın alanına girer. Bunu iyi niyetle yapar ama, bilmez ki, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla doludur. Kendi alanına girilen ortak buna çok bozulur. Ya büyük reaksiyon verir ya da pek çok nedenden dolayı susar (belki efendiliğinden, belki tansiyon yükselmesin diye, belki de tırstığından tepki vermez). Ama eninde sonunda isyan eder. Bu isyan; aksi davranmak, sinirli davranmak, kavga çıkarmak, misilleme yapmak, rest çekmek veya ortaklığı bitirmek şeklinde olabilir. Bu sebeple ortaklar iş bölümü yaptıktan sonra asla birbirlerinin alanlarına girmemelidir. Birbirinin işine karışmak yerine, gördükleri aksaklıkları yönetim kurulunda dile getirmeli ve düzeltilmesini talep etmelidirler. (Bu her ortağın doğal hakkıdır. Karşı taraf “vay sen benim işime neden karışıyorsun” dememelidir.) Ortaklar gerekli sıklıklarda hissedarlar kurulu (veya yönetim kurulu) toplantıları yaparlarsa, bu toplantılarda üstlendikleri işlere dair diğer ortaklarına ayrıntılı hesap (rapor/bilgilendirme) verirlerse ve ortaklarının eleştirileri ile önerilerini medenice karşılayıp, değerlendirirlerse, diğer ortaklar da onun sorumluluk alanına aleni veya gizli olarak karışma ihtiyacı duymazlar.  

 

3)      Fişteklemek.

Aile şirketlerinde birlikteliğin devam etmesi ve aile şirketinin nesilden nesile dağılmadan aktarılabilmesi için ortakların eşlerine ve çocuklarına da önemli roller düşmektedir. Ortaklık kolay bir iş değildir. Ortaklar baba-oğul, kardeş veya yakın akraba da olsa ortaklık kolay yürütülecek bir müessese değildir. Her şey iyi giderken ufacık sebeplerle ortaklık dağılabilir. Çünkü her insan yaradılışı gereği diğerinden pek çok açıdan farklıdır. (Diğeri ikiz kardeşi bile olsa, bu böyledir.) Sadece karakteri ve huyu değil, geçmişi, geleceğe bakışı (vizyonu), işe veya hayata bakışı ve daha pek çok özellikleri birbirinden farklıdır. Ortakların bu farklı özelliklerini törpüleyip birbirlerine kenetlenmeleri ve uyumlanmaları kolay değildir. Ortaklar kardeş olsalar bile aralarındaki bağ zamanla çelik halattan pamuk ipliğine dönüşmüş olabilir. Bu yüzden ortakları birbirine karşı kışkırtacak her sözden ve eylemden kaçınılmalıdır. Özellikle eşler ve çocuklar buna çok dikkat etmelidir. Onların diğer ortaklar hakkındaki olumsuz düşünceleri ve şikayetleri “çelik halatları pamuktan ipliklere çevirmeye” neden olacaktır. Çünkü her ortağın zayıf yanı (hassas bölgesi) eşi ve çocuklarıdır. Eşlerine ve çocuklarına yanlış yapıldığını düşünürlerse ortaklarından buz gibi soğuyabilirler. Bu sebeple eşler ve çocuklar babalarının ortaklarından (aile şirketlerinde bunlar; amca, hala, dayı, teyze, yeğen, kuzen olabilir) şikâyet ederken ölçüyü kaçırmamalıdırlar. Ayrıca diğer ortakların eşleri ve çocuklarıyla ilgili şikayetlerini dile getirirken de ölçülü olmalıdırlar. Pireyi deve yapmadan, kin ve nefret kusmadan, dolduruşa getirmeden şikâyet etmeninin yolunu bulmalıdırlar. Eğer ölçüyü kaçırırlarsa ortaklığın bitmesine sebep olabilirler. Bu da muhtemelen onların geleceğini de olumsuz etkileyecektir. Öte yandan ortaklar da birbirlerinin ailelerine ihtimam göstermeli, asla onları gücendirecek tavırlarda bulunmamalıdır. Ortaklarınızın eşlerini ve çocuklarını önemsemezseniz, onların duygu ve düşüncelerine değer vermezseniz, onlar da sizlerin ortaklığınıza değer vermezler. Söylenmeleri, taşlamaları, şikayetleri sizi ortaklarınızdan soğutur.  

 

4)      Azarlamak.

Ortaklarınızın işte çalışan çocuklarını ortaklarınızın önünde azarlamayın. Yapıcı eleştiri yapamıyorsanız, hiç eleştirmeye kalkmayın. Bu ortağınızın çok ağırına gidecektir. Çocuğun da gücüne gidecektir. Bunu sık sık yaparsanız ortağınızı da çocuğunu da kendinizden soğutacağınıza emin olabilirsiniz. Daha sonra da ortaklığın sonlanacağına emin olabilirsiniz. Eğer ortağınızın çocuğunu yaptığı hatadan dolayı eleştirmeniz gerekiyorsa bunu baş başayken yapın ve eleştiriniz hem yapıcı hem de öğretici olsun. Ne demiştik, “övgüyü kalabalığı içinde, yergiyi baş başa yapın”. Dobralık kisvesi altında herkesin içinde kimi eleştirirseniz eleştirin, mutlaka sizden soğuyacak, sizin yanınıza daha az gelmek, sizinle daha az konuşmak, sizin fikrinize daha az danışmak isteyecektir. Eleştirinizde yerden göğe kadar haklı da olsanız, azarlar tonda eleştirdiğiniz sürece maalesef haksız olacaksınız. (Not: Ortağınızı da başkalarının önünde eleştirmeyin veya başkalarının önünde onu utandırmak için laf sokmayın. Hissedarlar kurulunda eleştirin.)

 

5)      Eleştiriye tahammülsüzlük.

Ortaklıklarda hissedarlar kurulu her şeyin konuşulabildiği yer olmalıdır. Bu kurulda münasip bir dille eleştiri yapabilmelidir ortaklar birbirine. Eleştirilen ortak hemen savunmaya geçip, eleştiri getireni pişman etmemelidir. Eleştirileri soğuk kanlılıkla dinlemeli, duygularına yenilmeden aklı selim bir şekilde cevaplamalıdır. Hatası varsa kabullenmeyi, hatta özür dilemeyi veya gönül almayı bilmelidir. Eleştirene kinlenmemeli, misilleme yapmamalı, ona ters gitmemelidir. Hissedarlar eleştirmeyi de eleştirilmeyi de bilmelidir. Eğer bilmezlerse kimse kimseyi eleştirmez. Eleştiri olmazsa gelişim de olmaz. Eleştirmekten ve eleştirilmekten korkulursa ortaklık bağları zayıflar. Bir süre sonra imalar, laf sokmalar, arkadan konuşmalar ve arkadan iş çevirmeler başlar. Eleştiri olmasın diye konuları açmamak veya önerinizi dile getirmemek de doğru değildir. Eleştirileri göğüslemekten korkmayın ve yılmayın. 

 

6)      Dedikodu yapmak.

Ortağınızın yüzüne karşı söyleyemeyeceğiniz bir şeyi arkasından başkalarına asla bahsetmeyin. Yerin kulağı vardır. Laf taşıyan çok olur. Üstelik laf taşınırken bilerek veya bilmeyerek çarpıtılır da. Şikâyetiniz ortağınızın kulağına üçüncü kişilerden ulaşırsa bu hiç iyi olmaz. Bu yüzden bir ortağınızdan şikâyetiniz varsa ve bunu kendisine söyleyemiyorsanız, sadece diğer ortaklarınıza veya şirket danışmanıza veya terapistinize söylemelisiniz. O da şikâyet amaçlı değil, akıl almak amaçlı ve arabuluculuk talepli olmalıdır. Bunların haricindeki kimselere ortağınızı şikâyet etmek veya yakınmak doğru olmaz. Asla ve asla eşlerinize ve çocuklarınıza ortağınızı şikâyet etmeyin. Onlar büyük bir ihtimalle tarafsız kalamayacak, sizi dolduruşa getirecek veya en azından yatıştıramayacaktır. Üstelik siz öyle istemeseniz bile eşiniz ve çocuklarınız şikâyet ettiğiniz ortağınızdan soğuyacak ve ona tavır alacaktır. Bu da ortağınızla aranızdaki gerginliği daha da artıracaktır. Ortağınızı çalışanlarınıza da şikâyet etmeyin. Onları iki arada bir derede bırakmayın. Bu onların şirketlerine olan güvenini azaltır. Zayıf karakterli olanları ise ayrışmayı körükleyecek sözlemlerde ve eylemlerde bulunur. İşler daha da sarpa sarar.

 

7)      Ayrıcalık tanımak.

Bazı aile şirketlerinde henüz ortak olmamasına rağmen yeni nesilden (veliahtlardan) bazılarının sözü daha çok geçer. Genelde bu veliahtlar aile şirketine erken katılmışlardır. Baba ve amcalarıyla daha çok teşviki mesaide bulunan bu veliahtlar aile şirketini iyi tanıdıkları ve önemli pozisyonlara erken geldikleri için inisiyatif almaktan çekinmezler. Hatta bazen inisiyatifin dozunu kaçırabilirler. Öyle ki ortakların özel kalem müdürü gibi davranmaya başlayabilirler. Hatta kendini gizli ortak veya gölge genel müdür gibi görebilirler. Ortaklardan bazıları bu duruma bozulabilir, tatsızlık çıkmasın diye durumu sineye çekebilir. Ama bu duruma müdahale edilmezse, eninde sonunda durumdan rahatsız olan ortaklar ve aile arasında daha büyük sorunlar baş gösterebilir. Yeni neslin diğer fertleri (diğer veliahtlar) aile şirketine geldiklerinde kıdemce kendilerinden büyük veliahtlar çömez veliahtlara ağalık, üstünlük taslayabilir. Bu durum yeni nesil arasında şikayetlere neden olmasa da mutlaka içten içe memnuniyetsizlik yaratır. Şu anda kılıçlar çekilmediyse, bilenmiyor anlamına gelmez. Kıdemi büyük veliahtlara ayrıcalık tanımak doğru olmadığı gibi, kendisine ayrıcalık tanınan kıdemli veliahtlar da bu ayrıcalığı ve pozisyonunu diğer veliahtların gözene sokmamalı, onlardan biri olduğunu unutmadan, mütevazılığı ile onlara örnek olmalıdır. İkinci nesildeki herkes bir gün ortak olacaklarının bilinciyle, büyük küçük demeden, birbirine özenle, saygıyla yaklaşmalıdır. Büyükler küçüklere bugün patron gibi davranırsa, yarın ortakmış gibi davranamaz. Tabii bu durumu çözmek en başta ortakların görevidir. Böyle davranan kıdemli veliahdı kırmadan, gücendirmeden, doğru davranışa sevk etmelidirler.

 

8)      Gelir adaletsizliği.

Aile şirketinin gelir ve gider kaynakları, nakit akışı, aldığı ödemeler, yaptığı ödemeler, yapılan harcamalar, dağıtılan kar payları çok şeffaf bir şekilde ortaklara raporlanmalıdır. Faaliyet dışı gelir-gider de olsa, gayri resmi gelir ve giderler de olsa mutlaka ortaklara raporlanmalıdır. Bu tür gelir ve giderler başka gelir ve giderlerin içine yedirilmemelidir. Ortakların gelirleri sadece şirketten olmalı ve tüm netliğiyle bu raporlarda yer almalıdır. Ortaklar şirketin hiçbir olanağından bireysel olarak yararlanmamalı, şirketlerin hurdasını, atığını, hatta çöpünü dahi satarak veya atıl bir varlığını kiralayarak kendisine gelir elde etmelidir. Bu tür gelirler de şirketin hanesine yazılmalıdır.  Ortakların hisse oranları ne olursa olsun eşit miktarda aylık bir baz maaşları olmalıdır. Aylık eşit maaşa ek olarak ortaklar hisseleri oranında her 6 ayda veya yılda bir kar payı almalıdırlar. Ayrıca şirkette çalışan (aktif görev üstlenen) ortaklar ifa ettikleri göreve (pozisyona) uygun olarak her ay ekstra ücret almalıdırlar. (Şirkette çalışmayan ortaklara ise bu ekstra ücret verilmemelidir.)  Ortaklar bu 3 gelirin dışında şirketten başka ödeme almamalıdırlar ve para çekmemelidirler. Acil paraya ihtiyaç duyduklarında şirketten borç almamalıdırlar. Şirket üzerinden kendilerine banka kredisi almamalıdırlar. Kendi şahsi kredibilitelerine uygun olarak bankalardan kredi almalıdırlar. Hiçbir ortak hissedarlar kararı olmadan şirketten para çekmemeli, kredi kartı dahil, özel harcamalarını şirkete yaptırmamalıdır. Şirket çalışanlarını, araçlarını, makinalarını, alet edevatlarını ve başka olanaklarını kendi şahsi işleri için kullanmamalıdırlar. Bu maddi konulara dikkat edilmezse ortaklar arasında memnuniyetsizlik ve gerilim başlar. Ayrılığın ayak sesleri duyulur.  

 

9)      Geçimsizlik.

Her ne olursa olsun ortaklar asla birbirine küsmemelidir. Küserek, tavır alarak, iletişimi keserek kimseye ders veremezsiniz. Olsa olsa aradaki soğukluğu buz dağına çevirirsiniz. Ortaklar asla birbirine inat etmemelidir. İnat, birbirine gıcık olmakla başlar, misillemeyle, ağız dalaşıyla ve kin gütmeyle devam eder. Küsmek de inatlaşmak da ortaklıklarda olmamalıdır. Bu olumsuz tavrılar eninde sonunda şirkete zarar verir, ortaklığı sonlandırır. Bu yüzden aralarında gerilim olan ortaklar baş başa gelip sorunları konuşmalıdır. Her iki tarafın da birbirlerinin bakış açısını anlaması ve empati kurması önemlidir. Empati, çatışmaların çözülmesinde ve taraflar arasında daha iyi bir anlayışın oluşmasında kilit rol oynar. Ortaklar küsme ve inat nedenleriyle yüzleşmelidir. Aralarındaki sorunların üstünü örtmeden, halı altına süpürmeden, sorunların kökenine inerek çözüme ulaşmalıdırlar. Ortaklığın devamını istiyorlarsa görüşlerinde esneklik göstermeli, karşılıklı tavizlerde bulunmalı ve birbirlerinin gönlünü almalıdırlar. Aksi taktirde ortaklığı devam ettirmek hayal olur. Bundan sonra da birbirlerine karşı daha hoş görülü olmalı, anlayışla bakmalıdırlar. İki ortak arasında anlaşmazlık ve gerginlik varsa, diğer ortaklara, ortakların eşlerine ve çocuklarına taraf olmak değil, arabuluculuk düşer. Taraf olmak, yangına körükle gitmekle eş değerdir. Tarafları yatıştırmak, karşı tarafın olumlu taraflarını ve tutumlarını ön plana çıkarmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Her iki tarafın da şikayetini dinlerken objektif ve empatik olmalı ama münasip bir şekilde (gücendirmeden) hataları da yüzüne söylenmelidir. Tarafların duygularını ve düşüncelerini açıkça birbirlerine ifade etmeleri için bir ortam yaratılmalıdır. Her iki ortağın da kendilerini ifade etmelerine izin verilmeli ve birbirlerini anlamaları için telkinde bulunulmalıdır. Bunlar yapılırsa ortaklar arasındaki buzlar eriyebilir, yaralar sarılabilir ve ortaklık eskisinden de güçlü devam edebilir.

 

Veliahtlar İçin Yönetim Rehberi

  “Şirket bir gün size kalabilir. Ama yöneticilik size miras kalmaz.”   Aile şirketlerinde ikinci kuşağın önündeki en önemli sınav, şi...