Babalar ve oğulları… Zor bir ikili. Oğul belli bir yaşa
geldiğinde aralarında çoğu zaman görünmez bir çekişme başlar; birbirlerini
beğenmemeye, birbirlerini anlamamaya başlarlar. Ayrı işlerde çalışıyorlarsa bu
gerilim yönetilebilir kalabilir; ama aynı işte çalışıyorlarsa çoğu zaman
katlanır. Evde sürtüşen iki kuşağın işte uyum içinde çalışması kolay değildir.
Aile şirketi ister küçük bir esnaf işletmesi olsun ister büyük bir holding,
birlikte çalışan baba-oğul ilişkisinin çoğu zaman kırılgan bir hatta ilerlediği
görülür.
Bunu yalnızca teoriden değil, sahadan da biliyorum. 200’ün
üzerinde firmaya danışmanlık yaptım. Bu firmaların yaklaşık %60’ında şirket
kurucu baba tarafından inşa edilmişti ve oğlu ya da oğulları şirkette aktif rol
alıyordu. Ölçek değişse de tablo büyük ölçüde aynıydı: kurucu baba ile onun
yanında çalışan oğlu arasında görünür ya da görünmez bir gerilim hattı vardı.
Tanıdığım aile şirketlerindeki oğulların kimi üst düzey
sorumluluk taşıyordu, kimi daha sınırlı görevlerdeydi. Kimi babasının
gölgesinde kaldığı için, kimi de kendi hazırlık eksikleri, psikolojisi ya da
inisiyatif alamayışı nedeniyle pasifleşmişti. Ama neredeyse istisnasız biçimde
hem baba hem oğul birbirinden şikâyetçiydi.
Not: Veliaht kızları bu yazıda ele almayacağım (zaten
daha önceki bir makalemde ele almıştım). Baba-kız ilişkisi, aynı cinsiyetten
kaynaklanan rekabet ve güç savaşını barındırmadığı için daha ılımandır. Bu
nedenle bu yazının odak noktası, psikolojide de yapısal bir çatışma barındıran
baba-oğul ilişkisidir.
Babanın kurucu olduğu, oğulun da aile şirketinde çalışıyor
olduğu pek çok firma var dünyada ve Türkiye’de. Oğulun işi sahiplenip
babasından yük alması, şirketin yönetiminde ve denetiminde etkin olması
beklenir. Aynı şekilde babanın da oğluna örnek olması, onun tecrübelenmesine
katkıda bulunması, onu işe ve patronluğa hazırlaması, zamanla bazı yetkilerini
oğluna devretmesi beklenir. Hatta hisselerinin bir kısmını oğluna vererek
oğlunu resmi ortak haline getirmesi beklenir. Elbette bunlar baba ile oğul
arasında bir uyum varsa mümkün olabilir. Ayrı tellerden çalıyorlarsa, zihinleri
uyuşmuyorsa aralarında gerilim olması kuvvetle muhtemeldir.
Danışmanlığını yaptığım aile şirketlerindeki babalar da
oğullar da birbirlerinden yakındıklarını bana anlatmışlardır. Her ikisini de
hem haklı hem haksız görürüm çoğunlukla. Zaten bu durumlarda mutlak haklı olan
taraf yoktur ama her iki taraf da maalesef kendini “mutlak haklı” görür.
60 yaşını deviren bir müşterim bir gün şöyle demişti: “Artık
haklı olmak değil, mutlu olmak istiyorum.” Bence bu cümle çok şey
anlatıyor. Kurduğun şirketi belli bir seviyeye getirdiysen, geri kalan
yıllarını didişmeyle değil, daha yumuşak bir geçişin huzuruyla yaşamak
istersin. Üstelik oğlun istediğin kıvamda değilse, bunun bir kısmı da geçmişte
ertelenen yetiştirme, yetki devri ve iletişim kararlarının sonucudur. Sorunu
yalnızca bugünün davranışlarında değil, yıllara yayılan ilişkinin içinde görmek
gerekir.
İşkolikliğin yüzünden oğlunu yetiştiremedin, tepkiselliğin
yüzünden oğlunu kendinden uzaklaştırdın, tek adamlık sevdan yüzünden
yetkilerinin birazını bile vermedin, şimdi yakınıyorsun. Maalesef ektiğini
biçiyorsun.
Aynı durum oğul için de geçerlidir. Çok şey istemek ile o
sorumluluğa gerçekten hazırlanmış olmak aynı şey değildir. Bazı veliahtlar
şirketi babalarından daha iyi yöneteceklerine içtenlikle inanırlar; fakat bu
inanç her zaman yeterli hazırlık, disiplin ve derinlik ile desteklenmez.
Kişisel gelişimine yatırım yapmayan, işin yükünü taşımayan, kritik anlarda
sahada görünmeyen, çok fikir üretip az sorumluluk alan bir veliahdın güven
kazanması zordur. Böyle bir durumda babanın temkinli davranması şaşırtıcı değildir.
Güven, soy bağıyla değil; tutarlılık, emek ve sorumlulukla inşa edilir.
Onlarca yıl çalışarak kurduğu işi artık devretmesi gereken bir
baba. Defalarca uyarı alan, ama hiçbir zaman tam yetkiyle çalışmayan bir oğul.
İkisi de içten içe birbirini sever, ama ikisi de diğerinin kendisine
güvenmediğini düşünür. Biri “bırakıyorum” diyemez. Diğeri “devralıyorum”
diyemez. Şirket bu iki hissin arasında sıkışmıştır.
Bu tablo Türkiye'de yüzlerce, belki de binlerce aile
şirketinde her gün yaşanıyor. Adı konamayan, dile getirilemeyen, kamuya
yansımayan sessiz bir kriz bu. Çünkü baba ve oğul aynı masaya oturup “ikimiz
arasında ne oluyor?” diye soramıyor. Çünkü iş ile aile iç içe geçmiş ve
neyin iş sorunu, neyin aile sorunu olduğu bilinmiyor. Çünkü Türk kültüründe “büyüğe
saygı” ile “yeni neslin düşünceleri” arasındaki denge sağlıklı bir diyaloğu
mümkün kılmıyor.
Bu makale, tam da o konuşmayı başlatmak için yazıldı.
Kendi gözlemlerimi, literatürdeki klinik psikoloji ve
yönetim bilimi bulgularıyla harmanlayarak bu konuda her iki tarafa da yol
gösterici olmaya çalışacağım.
Öncelikle şunu kabul edelim: baba ile oğul arasındaki
gerginlik, özellikle ergenlikten erken yetişkinliğe uzanan dönemde, istisnai
değil oldukça yaygın bir durumdur. Yani bu mesele yalnızca size özgü değildir.
Pek çok baba ve oğul benzer bir gerilim yaşar. Sorun, gerilimin varlığı değil;
onun nasıl yönetildiği ve konuşulup konuşulmadığıdır.
Psikologlar bu dönemdeki gerginliği öncelikle sağlıklı bir
gelişim süreci olarak değerlendiriyor. Carl Jung'un "bireyselleşme"
kavramı, oğlun babanın gölgesinden çıkarak kendi kimliğini inşa etmesi
gerektiğini anlatır. Bu süreç kaçınılmaz olarak bir çatışmayı barındırır. Baba
bir otorite figürü olmaya devam ederken, oğul bu otoriteyi sorgulayarak
özerkliğini pekiştirmeye çalışır. Oğul, babanın onayına muhtaç hissettikçe öfke
duyar; baba ise kontrolü kaybetme kaygısıyla katılaşır. İkisi de birbirinden ne
beklediğini ifade edemez.
John Gottman ve diğer ilişki psikologlarına göre asıl mesele
şu: Erkekler çoğunlukla duygusal yakınlığı nasıl ifade edeceklerini öğrenmeden
büyüyor. Baba modeli olarak kendi babasından “mesafeyi” devralan bir baba,
oğluna da bunu aktarıyor. Gerginlik çoğunlukla sevginin nasıl gösterileceğinin
bilinmemesinden kaynaklanıyor.
Baba ve oğul anlaşmazlığı bu devrin sorunu da değildir.
Muhtemelen binlerce yıldır var olan bir sorundur. 1800’lerde ortaya çıkan
romantizm akımının en çok ele aldığı konulardandır. Franz Kafka, Arthur Miller,
Dostoyevski, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve daha pek çok yazar romanlarında ana
tema olarak baba oğul gerilimine yer vermişlerdir.
Psikologlar bu gerginliğin patolojik değil, yapısal olduğu
konusunda hemfikirdir. Sorun gerginliğin kendisi değil, bunun hiç konuşulmamasıdır.
Babalar ve oğullar arasında en çok eksik olan şey çatışma değil, o çatışmayı
dile getirebilecek bir dildir.
Baba oğul arasındaki bu gerginlik veliahdı patronluğa
hazırlayamamakla sonuçlanabildiği gibi, aile şirketinin devir teslimden sonra
küçülmesine, iflasına, satılmasına veya kapanmasına neden olduğu da görülmektedir.
Türkiye'de özel sektördeki şirketlerin yüzde doksanından
fazlası aile şirketidir. Bu şirketler GSYH'ye, istihdama ve ihracata büyük
katkı sağlamaktadır. Ama aynı zamanda istatistikler son derece kaygı verici bir
tabloyu ortaya koymaktadır: Dünyada ve Türkiye'de yapılan araştırmalar, aile
şirketlerinin yalnızca yüzde otuzunun ikinci nesle başarıyla geçebildiğini
gösteriyor. Üçüncü nesle ulaşanların oranı ise yalnızca yüzde on ile on beş
arasında. Bu şirketlerin ömrü ortalama 25-30 yıldır. Türkiye'ye özgü araştırmalar
da bu tabloyu doğruluyor: şirketlerin büyük çoğunluğu hâlâ birinci nesil
tarafından yönetilmekte, yönetimin gerçek anlamda devredildiği şirket sayısı
son derece az. (Kaynak: TAIDER, Aile İşletmeleri Derneği; PwC Küresel Aile
Şirketleri Araştırması 2021)
Bu veriler rastlantı değildir. Şirketlerin ikinci nesle
geçemeden çöküşünün ardında çoğu zaman finansal bir başarısızlık değil, insan
ve ilişki sorunu yatmaktadır. Ve bu ilişki sorununun kalbinde, çoğu kez
baba-oğul dinamiği yer almaktadır.
Türkiye'de “Babalar kurar, oğullar yer, torunlar batırır”
deyimi tesadüfen klişeye dönüşmemiştir. Bu söylem acı bir gözleme dayanmaktadır.
Maalesef şirketler nesilden nesile geçerken büyüyeceğine küçülmekte, kan kaybetmekte
veya kepenk indirmektedir.
Hürriyet gazetesinin 3 Mart 2017 tarihli sayısında çıkan
habere göre; Türkiye'de tanınmış 20 aile şirketinin dağılma nedenleri
incelendiğinde ortaya çıkan tablonun yüzde 43'ü kardeşler arası çatışma, yüzde
19'u aile içi çatışma, yüzde 19'u miras kavgası, yüzde 14'ü kardeş-kuzen-yeğen
kavgasından oluşuyor. Türkiye'deki aile şirketlerinin ortalama ömrü yalnızca 25
yıl. Bu şirketlerin sadece yüzde 30'u ikinci nesle, yüzde 12'si üçüncü nesle
geçebiliyor; dördüncü nesle geçebilenlerin oranı ise yüzde 3'te kalıyor. (Kaynak:
https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/aile-sirketleri-nasil-uzun-yasar-40382868)
Bu durumun esas sebebi kurucuların veliahtlarını şirket yönetimine
hazırlayamamasıdır. Çeşitli sebeplerden dolayı araya giren kırgınlıklardan ve
mesafeden dolayı veliahtların yetiştirilememesidir.
Simavi Ailesi
Türk basın tarihinin belki de en dramatik nesil geçişi.
Sedat Simavi, 1948'de Hürriyet'i kurarak bir medya hanedanlığı inşa etti.
Oğulları Erol ve Haldun Simavi bu mirası devraldı; ancak ikinci nesil kendi
içinde de bölündü. 1968'de Simavi kardeşlerin ortaklığı sona erdi. Haldun,
Günaydın gazetesini kurarak ayrılırken Hürriyet tamamen Erol Simavi'ye kaldı.
Yıllar sonra Simavi kardeşler, önce 1993'te Hürriyet'in yüzde 25'lik hissesini
Erol Aksoy'a, ardından 1994'te geri kalan hisselerini Aydın Doğan'a satarak
medya sektöründen tamamen çekildiler.
Uzan Ailesi
60'lı yıllarda müteahhitlik yapan Kemal Uzan ile başlayan,
90'lı yıllarda oğlu Cem Uzan'ın girişimleriyle adını duyuran bir ailenin
hikâyesidir. İlk özel televizyon ve radyodan GSM operatörlerine, çimento
fabrikalarından elektrik santrallerine, gazetelerden futbol kulüplerine ve
bankalardan barajlara kadar uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteren
şirketlerde yapılan usulsüzlükler ve oğlun siyasete girmesi ailenin çöküşünü
hızlandırdı. Motorola ve Nokia ile yaşanan milyarlarca dolarlık uluslararası davalar,
el koyma kararları ve nihayetinde yurt dışına kaçış. Birinci nesilden ikinci
nesle geçişte hanedanlık tamamen çöktü.
Canaydın Ailesi
Özhan Canaydın tarafından kurulan Biesseci, dünya markaları
için üretim yapan başarılı bir tekstil fabrikasıydı. Ancak Canaydın'ın
2010'daki vefatının ardından oğlunun şirketin başına geçtiği dönemde alınan
yanlış ve riskli kararlardan dolayı şirket finansal sorunlar yaşamaya başladı.
Bu örnek, kurucunun kişisel otoritesinin şirketi ayakta tutan asıl unsur
olduğunu ve kurumsallaşmadan gerçekleşen nesil geçişinin ne denli kırılgan
olabileceğini gösteriyor.
Mermerler Ailesi
Türkiye iş dünyasının köklü aile gruplarından biri olan
Mermerler Şirketler Grubu’nda da baba-oğul ilişkisinin şirket yönetimine
yansıyan ciddi gerilimler ürettiği görüldü. Basına yansıyan iddialar; hisse
devri sorunu, güven eksikliği, veliahdın dışlanmış hissetmesi, miras ve
ortaklık gerilimleri ile aile içi çatışmanın yönetim alanına taşınması gibi
başlıklara işaret ediyor. Bu tür örnekler, geçiş sürecinin ertelendiğinde
meselenin yalnızca aile içi bir kırgınlık olarak kalmadığını, kurumsal
istikrarı da zayıflattığını gösteriyor. (Bkz: https://www.sozcu.com.tr/amp/mermerler-grubu-nda-baba-ogul-savasi-basladi-p212723)
Kuşak devrini iyi yönetemeyen aile şirketleri, hem iç hem
dış rekabette zayıflar; strateji yerine iç çatışmalar gündemin merkezine
oturur. Yeni nesil çoğunlukla iyi eğitimli ve yenilikçidir; ancak zaman zaman
eski neslin kaygılarını, temkinli tutumunu ve geçmişten gelen reflekslerini
gereksiz bir yük olarak algılayabilir. Oysa bu kaygıların arkasında çoğunlukla
somut deneyimler yatar.
PwC'nin 2021 Küresel Aile Şirketleri Araştırması'na göre,
katılımcıların yalnızca küçük bir kısmı tüm aile üyelerinin şirketin geleceği
hakkında benzer görüşlere sahip olduğunu ortaya koyuyor. Yani aile üyelerinin
şirketin yönetme ve büyütme konusunda fikirleri birbirinden çok farklı. Aynı
araştırma, iyi eğitimli aile gençlerinin “teknolojiyi” en önemli değişim
kaynakları arasında gördüğünü ortaya koyuyor. Bu gençler dijital dönüşümle aile
şirketlerinin kurumsallaşacağına ve yükselen yeni sektörlere yatırım yapılırsa
büyüyeceklerine inanıyorlar. Ama bu gençlerin potansiyelinin büyük bölümü
birinci neslin kontrolü bırakmama eğilimi nedeniyle kullanılamıyor.
Veliahtlara güven duyulmamasının, onların aile şirketini
başarıyla yönetebileceklerine inanılamamasının tek sebebi veliahtların
kendilerini iyi yetiştirmemiş olmaları veya hovardaca yaşam sürmeleri değil,
zira kendini çok iyi yetiştirmiş, kendini aile şirketine adamış çalışkan ve
vizyoner veliahtlar da maalesef babaları vefat edesiye kadar ne hisse sahibi ne
de söz sahibi olabiliyorlar.
Şimdi tekrar baba-oğul arasındaki gerilime dönelim ve bu
durumu biraz daha irdeleyelim.
Baba ile oğlun birbirini beceriksiz görmesi bir
değerlendirme hatası değil, derin psikolojik dinamiklerin yüzeye çıkmasıdır. Bu
dinamikleri anlamadan sorunu çözmek mümkün değildir.
Kurucu Sendromu: Şirket Sadece Bir İş Değil, Bir Kimlik
Bir şirketi sıfırdan kuran insan için o şirket sadece gelir
kaynağı değildir. Yılların emeği, fedakarlığı ve kimliğinin yansımasıdır.
Psikologlar buna “kurucu sendromu” diyorlar. Kurucular şirketlerini
kendilerinin bir uzantısı olarak algıladıklarında, herhangi bir değişiklik
kişisel bir ihanet gibi hissettiriyor.
Oğlunun yeni bir sistem önermesi “iyi bir fikir” olarak
değil, “babasının yaptığını beğenmemek” olarak algılanıyor. Bu sadece ego
meselesi değil, daha derin bir kimlik meselesi. “Ben bu şirketim” diyen
birine “sen artık gerekli değilsin” demek, yokluğunu söylemek gibi
geliyor. Baba "oğlum başa geçip her şeyi değiştirmek istiyor. Ama bu
işi ben kurdum. Her adımını ben yaşadım. O kitaptan öğrendi, ben hayattan. İkisi
aynı şey değil" diye düşünüyor. Ayrıca “oğlunun sermayeyi kediye
yüklemesinden” endişeleniyor. Bu yüzden kurucular açısından şirketin
kontrolünü oğluna bırakmak çok zordur.
Güç ve Kontrol Savaşı: İki Otorite, Bir Masa
Londra Ekonomi Okulu araştırmacılarının altı yıl boyunca
yürüttüğü bir çalışma çarpıcı bir bulguyu ortaya koyuyor: baba-oğul
çatışmasının temel kaynağı, iki ayrı hiyerarşinin çakışmasıdır.
Ailede baba hiyerarşide üsttedir. Bu değişmez. Ama şirkette
oğul bir gün yönetici olacaktır, yani teoride babasının üstünde. Bu çakışma hem
baba hem oğul için çözülemeyen bir gerginlik yaratıyor. Baba kendi altındaki
oğluna şirketini teslim etmeyi doğal bulamıyor. Oğul ise hem babaya karşı hem
şirkette lider olması gerektiğinin farkında ve bu ikili konum psikolojik açıdan
son derece ağır. Bu duygular babayı da oğlu da devir teslimden uzak tutuyor.
Psikolog Harry Levinson bu durumu şöyle tanımlıyor: "Aile
şirketlerindeki temel psikolojik çatışma, suçluluk duygusuyla da beslenen bir
güç mücadelesidir."
Elbette bunun tersini de gördüm. Henüz oğlunun 20’li
yaşlarının ortasında olduğu dönemde yönetimi büyük ölçüde devretmiş, hisselerin
bir kısmını da paylaşmış kurucularla çalıştım. Kendileri danışman gibi
konumlanıyor, şirkete belirli aralıklarla geliyor, gerektiğinde görüş veriyor
ama operasyonel alanı oğullarına bırakıyorlardı. Bunu yapabilmelerinin nedeni,
oğullarını bilinçli biçimde yetiştirmiş ve onlara güven duymuş olmalarıydı.
Üstelik devir sonrası riskleri azaltacak mülkiyet ve varlık planlamasını da
önceden yapmışlardı. Sonuçta daha sakin, daha akıllıca ve zamanında kurgulanmış
bir geçiş ortaya çıkmıştı. Oğul aldığı sorumluluğun ağırlığını taşıyor, şirketi
büyütüyor; baba ise hem itibarını hem etkisini koruyarak daha dengeli bir hayat
kuruyordu. Bu tablo bir masal değil; doğru kurgulanmış geçişlerin gerçek
hayattaki karşılığıdır.
Nesil Uçurumu: Her Neslin Kendi Savaşı
Babalar çoğu zaman şirketi “sıfırdan, hiçbir şeysizken”
kurmuşlardır. Bu deneyim onlara güçlü bir pratik zeka, detayları görme
becerisi, finansalları takip ve analiz etme kültürü, sabır ve risk alma
kabiliyeti kazandırmıştır. Ama aynı zamanda bu deneyim “doğru olan budur,
başka yol yoktur” gibi bir katılık da yaratır. Aile şirketini 7/24
yaşarlar, oğullarının da böyle yaşamasını isterler.
Oğullar ise farklı bir dünyada büyümüştür. Eğitim almışlar,
global örnekleri görmüşler, teknolojiyle büyümüşlerdir. Onlar için pek çok
sorunun çözümü basittir, tek yapmak gereken karar alıp uygulamaktır. Babanın “uçuk”
veya “gereksiz” bulduğu yöntemleri dile getirmektedirler. Ama yetki olmadan bu yöntemleri
uygulayamamaktadırlar. Bu da onları için için kavurur.
Oğul farklı düşünmek ve yapmak için alan isterken, baba
oğlunun “kendi gibi” olmasını beklemektedir. Ve bu beklenti karşılanmadığında
hayal kırıklığı başlar. Zamanla hayal kırıklığı öfkeye ve saygısızlığa dönüşür.
İpler kopar.
Bana yakınan veliahtların en sık şikayeti “babalarının otokratik,
tek adam yönetim tarzı” oluyor. Babalarının kendilerinin fikirlerine hiç
başvurmaması, kendi görüşlerini hiç dinlememesi onları çok kırıyor. Bir veliaht
bana şöyle demişti “Babam kendisi gibi yönetmemi istiyor. Onun demode bir
yönetim anlayışı var, modern yönetim tekniklerinden bihaber. Ben farklı
düşünüyorum. Onun gibi işkolik olmadan, otoriter olmadan, her işe burnumu
sokmadan da yönetebileceğime inanıyorum. Yöneticilerimize inisiyatif ve yetki
verirsek, toplantıları ve denetimleri artırırsak gayet başarılı olur ve istikrarlı
olarak büyürüz. Bunları savunduğum için babam bana güvenmiyor ve aramızda
devir-teslim, planlı geçiş gibi konuları asla konuşamıyoruz. Sanırım o ölesiye
kadar ben ne hissedar, ne de genel müdür olacağım”. Babasının kendisini
küçümsediğini ifade ediyor ama söylediklerinin içinde onun da babasını
küçümsediği gayet net anlaşılıyor. Anlayacağınız her iki taraf da birbirinin
farklılığını küçümsüyor.
Hisse Vermeme: Güvenin Değil, Korkunun Dili
Birçok kurucu, oğluna ölene kadar hisse vermez. Bunun
gerekçesi çoğu zaman “henüz oğlum hazır değil” oluyor (bu arada oğlu da
40 yaşında). Oğlu hazır veya değil, asıl neden; hisseyi devretmek, şirketi
devretmek gibi hissettiriyor. Ve şirketi devretmek, kimliği devretmek gibi
geliyor. Aslında birçok kurucu şirketi bırakmak istemediği için değil,
kimliğini kaybetmekten korktuğu için bırakamıyor. Bununla yüzleşemediği sürece
baba oğluna devredemez şirketini (oğlu ağzıyla kuş tutsa dahi).
Bu durumdaki babaların kafalarını kemiren sorular genelde
aşağıdaki gibi oluyor.
·
Gelirimi kaybeder miyim?
·
Oğlum şirketi batırır mı?
·
Çalışanlar beni unutur mu?
·
Hayatımın anlamı kalır mı?
·
Emekli olunca ne yapacağım?
Bu ve benzeri soruları tek tek yazıp yüzleşmek gerekiyor. Bu
sorular (ki aslında endişelerdir) doğru çözümlerle cevaplanırsa pek çok
patronun yönetim devrine dair endişeleri kalmayacaktır.
Zamanı gelmesine rağmen babanın aile şirketini devir
sürecine sokmaması, hatta bunu hiç gündeme almaması aile şirketlerini içten
kemirir. Bu tutumun oğul üzerindeki etkisi yıkıcıdır. Hissesi olmayan bir
insanın gerçek anlamda sahiplenme duygusu geliştirmesi neredeyse imkansızdır. “Ben
burada misafirim, asıl sahibi babam” hissiyle çalışan bir oğul, kısa vadede
kurallara uyar ama uzun vadede ya kopukluk yaşar ya da şirketten ayrılır. Ya da
her ikisi de olur: bedenen orada, ruhen başka yerdedir.
Tecrübelerime göre; sahiplenme duygusu hisseden veliahtların
yönetim kararlarında daha uzun vadeli, daha cesur ve daha yenilikçi davrandığını
söyleyebilirim. Sahiplenme olmadan sorumluluk da olmaz.
Bir veliahtta neden aile şirketine dört elle sarılmadığını
sorduğumda "yirmi yıldır buradayım. Ama şirkette hissem yok. Babam “sen
burada çalışıyorsun ya, ne fark eder, zaten bütün mirasım senin” diyor. Benim
için fark ediyor. Kendimi şirkete veremiyorum. Şirkete gelmek istemiyorum,
alabileceğimden daha az sorumluluk alıyorum, her fırsatta işten kaçıyorum. Az
da olsa hissem olsa kendimi daha fazla işe adayabilirdim. Hem zaten 20 yıldır
aile şirketimizde çalışıyorum, bu emeklerimin karşılığı olarak bir miktar da
olsa hisse almayı hak etmiyor muyum? Ölünceye kadar babamın bana hisse
devretmeyecek düşüncesi şevkimi kırıyor” demişti. Aile şirketinde az da
olsa hissesi olan oğulların daha motive çalıştıklarını, daha fazla sorumluluk
üstlendiklerini gördüğüm için bu veliahdı anlayabiliyorum.
İletişimsizlik: İki Tarafın da Söyleyemediği Şeyler
Baba çoğu zaman şunları açıkça söyleyemiyor: “Senden bazı
şeyleri farklı yapmanı istiyorum ama neyi nasıl devredeceğimi ben de tam
bilmiyorum.” Ya da: “Yetkilerimin bir kısmını sana bırakma zamanının
geldiğini görüyorum; ama bırakmak benim için düşündüğümden daha zor.” Bazen
de asıl cümle şu oluyor: “Henüz hazır olduğunu düşünmüyorum; çünkü hata
yapmandan, kandırılmandan ya da şirketi zora sokmandan korkuyorum.” Bu
cümleler açıkça konuşulamadığında, mesele yönetilemeyen bir gerilime dönüşüyor.
Oysa dile gelen endişe, çoğu zaman çözümün ilk adımıdır.
Oğul da çoğu zaman şunları söyleyemiyor: “Babam çok şey
biliyor; ama bazı şeyleri değiştirmemiz gerektiğine inanıyorum ve bunu nasıl
söyleyeceğimi bilmiyorum.” Ya da: “Bana güvenilmesini istiyorum; fakat o
güveni hak edecek alan bana açılmıyor.” Bazen de mesele daha derinde
yatıyor: “Burada kalırsam kendimi gerçekleştiremeyeceğimden korkuyorum; ama
ayrılırsam babamı inciteceğim.” Söylenemeyen bu cümleler zamanla birikir ve
ilişkiyi içeriden aşındırır.
Bu söylenemeyen cümleler, zamanla birikiyor. Ve bir gün
küçük bir kıvılcım (yanlış bir karar, küçük bir haksızlık, bir toplantıdaki
sert bir söz) o birikmiş gerilimi patlatıyor. İşte o an “küçük bir kavga”
değil, yıllarca birikmiş şeylerin dışavurumudur.
Teknoloji tarihinin en büyük şirketlerinden IBM'in kurucusu
Thomas Watson Sr. ve oğlu Thomas Watson Jr. arasındaki çatışma, aile şirketleri
için ders niteliğindedir. İki Watson'ın kişilik farkları o kadar derindir ki
anlaşmazlıkları neredeyse fiziksel çatışmaya dönüşme aşamasına gelmiştir. Oğul
Watson, babasının otoriter yönetimini demode bulmaktadır. Baba Watson ise
oğlunun tecrübesizliğine güvenmemektedir. Bu gerilim şirketin tüm yönetim
kademelerine yansımış, yöneticiler hangi Watson'ı destekleyeceğini bilemez hale
gelmiştir. Ancak sonunda Thomas Watson Jr. görevi devralır ve IBM'i mainframe
bilgisayar çağına taşır. Çıkarılacak Ders: Çatışma, doğru yönetildiğinde
dönüşümün kaynağı olabilir. Ama yönetilmediğinde kurumu parçalar. (Kaynak: https://familybusinessmagazine.com/succession/business-leadership/how-father-son-battles-helped-shape-todays-ibm-0/)
Kurucu Babaya Tavsiyem: Şirketi Kurduğun Gibi, Geçişi de
Kur
Bir şirketi sıfırdan kurmak insanlık tarihinin en zor
işlerinden biridir. Bunu başaran insanlar olağanüstü irade, sezgi ve çalışma
kapasitesi gerektiren bir dönemi atlattılar. Bu başarı gerçektir ve
küçümsenmemesi gerekir. Ama aynı başarı, bazen bir sonraki adımı görmeyi
zorlaştırır.
Oğlunuzun “henüz hazır olmadığını” düşünüyorsunuz. Bu
düşünce bazen doğrudur. Ama çoğu zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Bu
değerlendirme nesnel mi, yoksa bırakmak istememenin rasyonelleştirilmiş bir
biçimi mi?
Araştırmalar şunu gösteriyor: kurucuların büyük çoğunluğu
veliahtlarını “henüz hazır değil” bulurken, dışarıdan yapılan bağımsız
değerlendirmelerde veliahtların aslında yeterince hazır olduğu görülüyor. Hazır
olmama çoğu zaman veliahdın değil, kurucunun sorunudur. (Sizi eleştirmek veya
yermek için değil, tam tersine, emeklerinize gerçekten sahip çıkabilmek için
bunları söylüyorum.)
Kendinize dürüstçe şu soruyu sorun: “Oğlum hazır değil
mi, yoksa ben bırakmaya hazır değil miyim?”
Şirketi bırakmak, şirketten çekilmek değildir. Operasyonel
kontrolü bırakmak, stratejik deneyimi bırakmak değildir. Siz yönetimi
devretseniz bile bir eliniz, bir kulağınız, bir gözünüz şirketin üzerinde
olacak zaten. Yönetim kurulu üyesi olmaya devam edeceksiniz. Oğlunuz size
danışmaya devam edecek. Yok olmayacaksınız, köşenize çekilmeyeceksiniz, etkisiz
eleman olmayacaksınız, pasifize edilmeyeceksiniz. Hisselerinizin tamamı
elinizden alınmayacak (veya tamamını devretmeyeceksiniz, bir kısmını
devredeceksiniz). Bu ayrımı yapabilmek, en değerli liderlik becerilerinden
biridir.
McKinsey'in aile şirketi araştırmaları, başarılı nesil
geçişlerinde kurucunun “uzaktan gözetim ve gerektiğinde geribildirim”
yaklaşımını benimsediğini ortaya koyuyor. Yani stratejik vizyonu korurken
operasyonel kararlara müdahale etmekten vazgeçiyor. Bu hem şirkete hem
veliahdın gelişimine hem de kurucunun itibarına büyük katkı sağlıyor. (Kaynak: https://www.mckinsey.com/industries/private-capital/our-insights/passing-the-baton-creating-value-through-ceo-succession-at-family-businesses)
Oğlunuz kaç yaşında olursa olsun, ister 5, ister 15, ister
25, ister 35. Mutlaka bir devir teslim planınız olsun. Böylece oğlunuzun
eğitimine ve kariyer planına da önem vermeye başlarsınız. Hatta bu planlarınızı
oğlunuzla da konuşun ki, o da kendini hazırlasın. Hele hele oğlunuz aile
şirketinde çalışıyorsa ve 10 yıllık tecrübeye ulaştıysa bu planı mutlaka yapın
ve devreye alın.
Devir Teslim için Babanın Atabileceği 10 Somut Adım
1.
Geçiş tarihini belirleyin ve bu tarihe sadık
kalın. Belirsizlik hem sizi hem oğlunuzu tüketir.
2.
Oğlunuzu önce küçük projelerle sınayın ve başarıya ulaşmasına
izin verin. Hata yapacak, bunu plana dahil edin.
3.
Oğlunuzun yanında, ona değil onunla çalışın. (Aynı
masada farklı roller.)
4.
Hisselerinizden bir kısmını (sembolik bile olsa) devredin.
Sahiplenme duygusu ancak bu şekilde oluşur.
5.
Şirketinizdeki bir profesyonel yöneticiyi oğlunuza mentör atayın.
Sizden değil, başkasından öğrenmesi hem daha verimli hem
ilişki için daha sağlıklı. Mentör dışarıdan bir profesyonel veya danışman da
olabilir.
6.
Onun yönetim tarzı sizinkinden farklı olabilir.
Bu yanlış değil,
bu gelişimdir. Saygı duyun.
7.
Toplantılarda oğlunuzu sadece sözle değil, davranışla da
destekleyin. Böylece çalışanlar da gelecekteki patron değişikliğine ısınmış
olur.
8.
Devir teslim sonrasında ne yapacağınızı
planlayın. Emeklilik, danışmanlık,
yeni proje, yeni girişim…vb. Kimliğinizi
sadece bu şirkete bağlamayın. Belki de oğlunuza devrettiğinizden daha büyük bir şirket
daha kurabilirsiniz. Neden olmasın?
9.
Oğlunuza pişmanlıklarınızı, endişelerinizi ve beklentilerinizi söyleyin. Suskunluk değil diyalog
ilişkiyi inşa
eder.
10.
En büyük mirasınızın fabrika ya da para değil,
iyi yetiştirilmiş
bir lider (oğul) olduğunu hatırlayın.
Değerli bir öneri: Oğlunuz için mentör atayın. Veliahtların
gelişiminde en etkili yöntem, aile dışından profesyonel bir mentörle
çalışmaktır. Neden? Çünkü baba-oğul ilişkisindeki duygusal yük, iş ilişkisini
defalarca sabote eder. Baba oğlunun her hatasını kişisel alır. Oğul babasının
her eleştirisini kişisel alır. Ama profesyonel bir mentör bu yükü taşımaz.
Nesnel değerlendirir. Destekler. Ve kritik geribildirim verebilir. Hem
veliahdın gelişimine hem de kurucu ile arasındaki gerilimin azalmasına katkı
sağlar.
Devir teslime hazırlanan ilk kurucu baba siz olmayacaksınız.
Bunu pek çok işadamı yaptı ve başarılı sonuçlar aldı. İşte bir örnek: Vehbi
Koç ve Rahmi Koç
·
Türkiye'nin en büyük aile holdinginin kurucusu
Vehbi Koç, oğlu Rahmi Koç'a şirketi devretme sürecini yıllar öncesinden
planlayarak yönetti. Rahmi Koç önce şirketin farklı birimlerinde çalıştı, sonra
yönetim kurulunda yer aldı, ardından kademeli olarak operasyonel kontrolü
devraldı. Vehbi Koç ise stratejik danışman rolüne geri çekilerek “uzaktan
gözetim ve gerektiğinde geribildirim” ilkesini bizzat uyguladı. Bugün Koç
Holding, Türkiye'nin en kurumsal ve en uzun ömürlü şirket gruplarından biri
olmayı sürdürüyor. Çıkarılacak Ders: Geçiş bir olay değil, bir süreçtir.
Ve bu süreç ancak kurucu bırakmayı bilinçli olarak seçtiğinde başlayabilir.
Zaten şirketinizin yönetimini oğlunuza devretmeden önce “kurumsallaşma”
yolunda epey ilerlerseniz, “kurumsal yönetim” ilkelerinizi
belirlerseniz, bir de “aile anayasası” hazırlarsanız, şirketi devralacak
oğlunuzun büyük hatalar yapması oldukça zorlaşır. Elbette bunları yaparken
oğlunuzu da işin içine katmalısınız. Yani kurumsallaşma projesini, kurumsal
yönetim ilkelerini ve aile anayasası hazırlama projelerini ona vermelisiniz.
Aile şirketinizi oğlunuza devretmeden en az 3 yıl önce; istihdam edeceğiniz profesyonel
genel müdür (veya CEO), periyodik toplantılar yapan kurullar (yönetim kurulu,
icra kurulu, departmanlar kurulu, üretim kurulu…vb) kurmanız, hissedarlardan ve
veliahtlardan oluşan Aile Konseyi oluşturmanız, şirketinizi çok iyi bilen
danışmanlarla (mali müşavir, yönetim danışmanı, avukat…vb) çalışıyor olmanız,
göreve gelen oğlunuzun büyük hatalar yapmasını engelleyecek, aile şirketini
daha güvenli yönetmesini sağlayacaktır.
Veliaht Oğula Öğüdüm: Hak Değil, Liyakat
Babanız sizi sevdiği için mi şirketine almak istiyor? Evet.
Ama bu, şirketi yönetmeyi hak ettiğiniz anlamına gelmiyor. Ve hakkı olmayan bir
mevkiye talip olan kişi (o makamı ister babasından, ister başkasından alsın)
eninde sonunda hem o makamı hem de ilişkiyi zedeler.
Babanızın bazı yöntemleri gerçekten demode olabilir.
Teknoloji değişmiştir, piyasalar dönüşmüştür, yönetim anlayışı evrilmiştir.
Haklı olabilirsiniz. Ama haklı olmak yeterli değildir.
Bir düşünce deneyi yapın: Babanız o işi sıfırdan, kaynak
olmadan, piyasayı yoktan yaratarak kurdu. Sizin üniversite diplomanız, MBA
dereceniz, okuduğunuz kitaplar/makaleler, gittiğiniz konferanslar, izlediğiniz
TED konuşmaları, bunların hiçbiri o deneyimin yerini tutmaz. Babanızın
bildiklerini küçümsemek, öğrenmeyi reddetmektir.
Gözlemlerime ve tecrübelerime göre; başarılı nesil
geçişlerinde veliahtların tutumu önemlidir. Babasından farklı düşünen ama onun
deneyimine saygı gösteren veliahtlar, babalarını rahatlatır, aralarındaki
ilişkiyi güçlendirir. Babalarına güven veren veliahtlar geçişi kolaylaştırır.
Babanızın sizi hazır bulmaması, hayallerinizi yıkacaktır,
anlıyorum. Ama önce şunu sormak gerekiyor: Gerçekten hazır mısınız? Babanızın
güvenini nasıl kazanacaksınız? Söylemle mi, yoksa eylemle mi?
Babanızın size güvenmesi için şunlara ihtiyacı var:
·
Küçük kararları doğru aldığınızı görmek.
·
Bir sorunu bağımsız çözdüğünüzü görmek.
·
Müşteriyle ilişkiyi sürdürdüğünüzü görmek.
·
Bir hatayı kendi başına düzelttiğinizi görmek.
·
Çalışma kurallarına ve iş disiplinine uyduğunuzu
görmek.
·
Alçakgönüllü ve meraklı olduğunuz görmek.
·
Ve benzeri ufak şeyler.
Güven kısa yoldan inşa edilmez, sabırla ve tutarlılıkla inşa
edilir. Sabır ise bir zayıflık değil, stratejidir.
Aile şirketi araştırmacısı Kimberly Eddleston şu tavsiyeyi
veriyor: “Veliahtlar önce alçakgönüllü ve meraklı olmalı. Sormak, dinlemek
ve öğrenmek, liderlik iddiasından çok daha değerlidir.”
Babasından yönetimi devralmış başarılı ve genç işadamına bu
geçişi nasıl sağladığını, babasının güvenini nasıl kazandığını sorduğumda şu
cevabı vermişti: “Babamla her şeyi tartışıyorduk. Ama en sonunda geriye adım
attım ve kendime dedim ki “ilişkimiz her zaman işten ve anlaşmazlıklarımızdan
önce gelir.” Biz babamla aramızda önce güven inşa ettik. Bu güven her şeyi
değiştirdi. Bana inandığı anda kendiliğinden devir teslimi konuşur olduk".
Aslında siz ve babanız, birlikte büyük bir güçsünüz. Siz
dijitali biliyorsunuz, babanız müşteriyi biliyor. Siz küresel trendleri
okuyorsunuz, babanız krizden çıkış yollarını biliyor. Siz geleceği
görüyorsunuz, babanız tarihten ders çıkardı. Bu iki perspektif çatışmak zorunda
değil, tam tersine birbirinizin tamamlayıcısısınız. Bir de bu gözle bakın.
PwC araştırması aile şirketlerinin gençlerinin teknolojiyi
en önemli değişim kaynağı olarak gördüğünü, ama bu potansiyelin büyük bölümünün
kullanılamadığını ortaya koyuyor. Neden? Çünkü teknik bilgiyi kurumsal güvenle
birleştirme becerisi henüz gelişmemiş.
İşte tam da bu, sizin en değerli katkınız olabilir:
babanızın deneyimiyle kendi vizyonunuzu harmanlayan bir yönetim. Bu ne babaya
boyun eğmektir ne de onu yok saymaktır. Bu sentezdir.
Devir Teslim için Oğulun Atabileceği 10 Somut Adım
1.
Şirkete
girmeden önce dışarıda en az 2-3 yıl çalışın. Başka
yerde öğrendikleriniz burada altın değerinde olacaktır.
2.
Şirkete
girdiğinizde en alttan başlayın. Fabrikayı, müşteriyi, çalışanı tanıyın. En üstten başlamayı istemek kibirdir, liyakatsizliktir.
Kendinize ayrıcalık tanınmasını istemeyin. Çalışanlara uygulanan kurallara siz
de uyun.
3.
Babanızın hayatını
sorun: nasıl kurdu, ne yaşadı, hangi kararlar neyi değiştirdi. Kurumsal hafıza, hiçbir MBA programında öğretilmiyor.
4.
Değiştirmek istediğiniz her şeyi ilk yılda söylemeyin. Babanızın gözünü korkutmayın. Önce anlayın, sonra önerin.
5.
Anlaşmazlıklarda babanıza “sen yanlışsın”, “sen demode kafalısın” değil,
“ben farklı düşünüyorum, neden böyle yaptığını anlamak istiyorum” deyin.
6.
Babanızın otoritesini çalışanlar önünde
zayıflatan hiçbir
söylem kullanmayın.
Bu sizi değil, şirketi
zedeler.
7.
Hata yapacaksınız. Bu gayet normal. Hata yapmaktan korkup kendinizi geri
çekmeyin. Hatayı kabul edin ve öğrendiğinizi gösterin.
8.
Kendinize bir alan isteyin: belirli bir proje,
bir bölüm veya bir
müşteri grubu. Orada tam sorumluluk alın.
9.
Diyaloğu siz başlatın. “Babam konuşmuyor” diyerek beklemeyin, siz adım
atın.
10.
Unutmayın: Bu şirketi devralmak hakkınız değil, kazanacağınız bir ayrıcalıktır.
Değerli bir öneri: Oğlunuzu mezun olur olmaz
şirketinize davet etmeyin. Bırakın başka işlerde çalışsın. Hatta bunu teşvik
edin veya zorunlu kılın. Aile şirketi danışmanlarının neredeyse tamamı bu
tavsiyemde birleşir. Veliahtlar şirkete girmeden önce en az iki üç yıl dışarıda
çalışmalıdır. Bu kural keyfi değil, araştırma desteklidir. Dışarıda çalışan
veliaht şunu kazanıyor: başka şirketlerde nasıl çalışıldığını görüyor.
Hatalarını babasının değil, yabancıların gözü önünde yapıyor. Özgüven inşa
ediyor. Ve aile şirketine döndüğünde daha net bir istekle geliyor. “Ben
seçtim, mecbur değilim.” Bu son nokta kritiktir. Mecburiyetle gelen veliaht
ile seçerek gelen veliahdın şirkete katkısı arasında dağlar kadar fark vardır.
Nesil Geçişi Bir Olay Değil, Bir Süreçtir
Başarılı nesil geçişleri incelendiğinde ortak bir özellik
göze çarpar: bunlar tek bir günde yaşanan olaylar değil, yıllarca süren
bilinçli süreçlerdir. Ve bu süreci erken başlatmak, en kritik başarı
faktörüdür.
Araştırmacılar geçiş sürecinin en az 5 yıl öncesinde
planlanması gerektiğini söylüyor. Çünkü hem kurucu hem veliaht hem de şirket
kendini hazırlamaya ihtiyaç duyuyor. Bu hazırlık olmadan geçiş değil, kriz
yaşanıyor.
·
En az 5 yıl önce: toplantılara dinleyici
katılım, fabrikada ve ofiste çeşitli görevlerde rotasyon, mentor eşleşmesi
·
3-4 yıl önce: Bağımsız proje sorumluluğu:
belirli bir alan, müşteri grubu veya bölümde tam yetki
·
1-2 yıl önce: Eş yönetim: önemli
kararlara ortak, babanın danışmanlığıyla fiilen yönetim
·
Devir günü: Operasyonel kontrol tamamen
devredilir. Kurucu stratejik danışman veya YK üyesi olur
Bir Çoklu Nesil Geçişinin Anatomisi: Sabancı Ailesi
Sabancı Holding, Türkiye'de başarılı nesil geçişini yönetmiş
nadir örneklerden biridir. Kurucu Hacı Ömer Sabancı'nın ardından Sakıp Sabancı
ve sonrasında Güler Sabancı'nın liderliğe geçişi, ani değil kademeli bir süreç
içinde gerçekleşti. Her nesil daha önce şirketin farklı birimlerinde çalışarak
sınandı. Profesyonel yöneticilerle aile üyelerinin dengeli biçimde yer aldığı
yönetim yapısı kuruldu. Güler Sabancı ise “ailenin içinde en fazla şirkete
odaklanan kişi” olarak uzun yıllar boyunca güven inşa ettikten sonra CEO
koltuğuna oturdu. Çıkarılacak Ders: Başarılı geçişler tesadüf değil,
bilinçli tasarımın ürünüdür. (Bu geçişin istisnai yönü, liderliğin bir kadın
aile üyesine geçmesidir; bu da başka bir başarı faktörü olarak
değerlendirilebilir.)
Destekleyici Roller
Baba-oğul ilişkisine odaklanırken göz ardı edilen başka
aktörler de vardır. Bunlar babanın eşi, yani oğulun annesi ile oğulun eşidir.
Başarılı geçişlerde belirleyici rolü çoğu zaman anne
üstlenir. Babayı geçişe hazırlamada annenin payı yüksektir. Oğulun babayı
anlamasında da annenin rolü yüksektir. Şirkette yer almayan ama aile
dinamiklerine yakın olan anne, hem kurucu babanın endişelerini anlıyor hem de veliahdın
hayal kırıklığını biliyor. İki taraf arasında köprü kurabilen, göz ardı edilen
iletişim kanallarını açabilen kişi çoğunlukla odur.
Aynı şekilde eşine sabır tavsiye etmesi gereken, dizginleri
ele alması için baskı yapmaması gereken bir gelin figürü de geçişi
kolaylaştırır.
Bazan veliahdın eşi, bazen kurucunun eşi, baba-oğul ilişkisindeki
gerginliği azaltmada ya da artırmada kritik etkisi olan kişilerdir.
Geleneksel yaklaşım şirket geçişini sadece baba ile oğul
arasındaki bir mesele olarak görmek. Aile sistemi bir bütündür. Şirketi
etkileyen ilişkiler bu sistemin her katmanında yaşamaktadır.
Profesyonel Destek: Tarafsız Bir Gözün Değeri
Baba-oğul çatışmasında çoğu zaman her iki taraf da haklı
olan noktalara sahiptir. Ama duygu yoğunluğu bu haklılıkları görmekten
alıkoyuyor. İşte burada profesyonel destek, bir aile şirketi danışmanı, bir
psikolog, bir arabulucu ya da bir iş koçu çok işe yarayabilir.
Profesyonel desteğin rolü taraf tutmak değil, her iki
tarafın söyleyemediği şeyleri güvenli bir ortamda söylemesini sağlamaktır. Bir
danışmanla yapılan görüşme, yıllarca birikmiş şeyleri birkaç oturumda yüzeye
çıkarabilir.
Profesyonel aile şirketi danışmanıyla çalışan şirketlerde
nesil geçişinin başarı oranı, danışmansız çalışan şirketlere kıyasla belirgin
biçimde daha yüksek olacaktır.
O Konuşma Hâlâ Bekleniyor
Buraya kadar okudunuz. Babaysanız; oğlunuzu
desteklemeniz gerektiğini, ona daha fazla alan açmanız gerektiğini, ona daha
fazla güvenmeniz gerektiğini anladınız. Oğulsanız; babanıza karşı daha
sabırlı, daha alçakgönüllü, daha çok öğrenmeye hazır olmanız gerektiğini
anladınız. Öyleyse aranızdaki gerilimi bitirmeye, mesafeyi kısaltmaya
hazırsınız. Oğlunuzu çağırın veya babanızın yanına gidin. Konuşun.
Beklentilerinizi dile getirin. İçinizi dökün. Anlayışlı olun.
Bu konuşma yapılmadığı sürece baba-oğul ilişkisinin
güçlenmesi de, şirketin daha sağlıklı bir geleceğe hazırlanması da zor
görünüyor. Oysa yönetimin bir gün mutlaka devredileceği açık. Soru, bunun ne
zaman ve hangi şartlarda olacağıdır. Hayattayken, sizin gözetiminiz ve
danışmanlığınız altında gerçekleşen bir geçiş; hem şirket hem de ilişki için,
zorunlu ve gecikmiş bir devre kıyasla çok daha sağlıklıdır. Baba bırakmaktan
korktukça her kararı tek başına taşır ve yorulur; oğul sahiplenemediği için
uzaklaşır. Şirket ise iki insanın arasındaki çözülememiş gerilime bağlı
kırılgan bir yapıya dönüşür.
Ama bu bir kader değil; bir tercih meselesi.
İşte hemen seçebileceğiniz davranışlar.
·
Oğlunuzu bir öğle yemeğine davet edin. İş
konuşmayın. Sadece “senden ne bekliyorum ve sana ne borçluyum” üzerine konuşun.
·
Babanıza şirketi nasıl kurduğunu sorun. Sadece
dinleyin, eleştirmeden, yargılamadan.
·
Bir aile şirketi danışmanıyla ya da bir
arabulucuyla ilk görüşmeyi planlayın.
·
Geçiş için bir zaman çizelgesi oluşturun.
·
Şirketin geleceğini konuşurken şu cümleyi
söyleyin: “Ben senin başarını istiyorum” (bunu her iki taraf da birbirine
söyleyebilir)
Gerçek miras ne fabrikadır ne para. Gerçek miras, nesilden
nesile aktarılan güven, değer ve öğrenilmiş derstir.
Not: Aile şirketlerinde kuşak geçişi sırasında
yaşanan çatışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; Batı ülkelerinde de
benzer biçimde yaygındır. Araştırmalar, bu çatışmaların önemli bir bölümünün
aile içi beklenti farklılıkları ve rol belirsizliklerinden kaynaklandığını
gösteriyor. Konuya ilişkin uluslararası istatistikler için şu bağlantı
incelenebilir: https://worldmetrics.org/family-business-succession-statistics/