Aile şirketlerinde veliaht yetiştirmenin görünmeyen bedeli
Sabahın bazen dokuzunda bazen onunda şirkete giriyor.
Asansörden çıkıyor, koridorda ilerliyor. Çalışanlar selam veriyor, o başıyla
onaylıyor. Odasına giriyor, kapıyı kapatıyor. Birkaç saat sonra bir toplantıya
giriyor, konuşulanları yarım kulakla dinliyor, bolca cep telefonuyla oynuyor. “Ben
patronun oğluyum, ona göre davranın, yakarım” havası var. Hava atmayı
seviyor. Şirkette birkaç kişiyle arası iyi, diğerleriyle hiç sosyalleşmiyor. İnsanlara
mobbing yaptığının farkında bile değil. Hiçbir projeyi üstlenmiyor, işin nasıl
yapılması gerektiğine dair bomboş fikirleri var. “Babam bana daha fazla
yetki vermeli (ama sorumluluk istemem), babam dizginleri bana bıraksa şirketi
uçururum, arabamı hangi arabayla değiştirsem, tuttuğum takımın maçlarını
kaçırmayayım, arkadaşlarıma hava atacak ne yapabilirim” gibi şeyler
düşünüyor. Patronculuk oynamayı seviyor ama hiçbir işin ucundan tutmuyor. Özel
işleri için gün içinde birkaç saat yok oluyor, Akşamüstü mesai saati bitmeden
kaçıyor.
Aile şirketinde işe girdiğinden beri böyle. On yıl geçti
hala katkı sıfır.
Patronun oğlu. Şirketin varisi. İleride şirketi devralacak
olan. Herkes biliyor kim olduğunu. Herkes dikkatli davranıyor. Herkes yüzüne
güzel sözler söylüyor. Ama koridorlarda, asansör kapısı kapanırken, çay
odasında fısıltıyla söylenen başka şeyler var. Yıllardır burada ama hiçbir şey
bilmiyor. Bir şey sormak istesen konudan bihaber. Bir görev versen nereden
başlayacağını bilmiyor. Toplantıda konuşunca herkes birbirine bakıyor. Çünkü
dan dun konuşuyor, mantıksız konuşuyor, tutarsız konuşuyor, alakasız konuşuyor.
Bu tablo, Türkiye'deki pek çok aile şirketinde defalarca
karşılaştığım bir tablodur. Ve bu tablonun ardında yalnızca tembel bir çocuk
yok. Tembel bir çocuk ve onu bu hâle getiren bir baba var.
Bu yazı hem o çocuk için hem o baba için. Ve bu döngüyü
kırabilmek isteyenler için.
1. Önce Babanın Hikâyesini Anlayalım
Büyük çoğunluğu aynı yerden başlar. Anadolu’da küçük bir
kasaba, yoksul bir aile, pek çok kardeş. Genç yaşta iş hayatına atılır; işçilikle,
çıraklıkla, seyyar satıcılıkla, küçük bir dükkânla. En alttan, ezilerek, çok
çalışarak gelmiştir. Parası yoktur ama enerjisi sonsuz, azmi kırılmazdır.
Yıllar geçer. Küçük dükkân büyür. Önce atölyeye, sonra fabrikaya
dönüşür. Müşteriler artar, ciro artar, sermaye artar. İşi büyütecek adımlar ve
yeni yatırımlar. Her adımda riske girer, savaşır, kazanır. Ailesi geri planda
kalır. Çocuklar büyür ama baba yoktur; sabah erkenden çıkmış, gece geç
dönmüştür. Hafta sonları da iş vardır. Tatil yoktur. Yokluğu onu suçlu
hissettirir ama durduramaz kendini; durduramaz çünkü o makinenin dişlisi
olmuştur artık. Para kazandıkça daha fazla işkolik olur. Hayatını kendisine ve
ailesine değil, kendi uzantısı olan işine adamıştır.
Ve bir gün arkasına döner. Şirket büyümüştür. Mal mülk
edinilmiştir. Yokluktan gelen biri, varlıklı bir adam olmuştur.
Kendisiyle gurur duymaktadır ama geçmişteki yokluğun
ağırlığı, o çocukluğun ezikliği (eski lastik ayakkabılar, kardeşlerden geçme
giysiler, başkalarının sahip olduklarına uzaktan bakışlar) bunlar hiç
gitmemiştir. Bellekte bir yerde duruyordur. Ve o baba, bilinçli ya da
bilinçsiz, şuna karar vermiştir: “Benim çocuklarım o ezikliği yaşamayacak.”
2. En İyi Niyetle Yapılan En Büyük Hata: Ezikliği
Telafi Etmek
Burası çok önemli. Çünkü babayı suçlamak kolay. Ama o baba,
çocuğuna kötülük yapmak için değil, tam tersine, kendi çocukluğunda yaşadığı zorlukları
ve acıyı ona yaşatmamak için bu yolu seçti.
Sonuç tam tersi oldu.
Yoklukta büyüyen baba, varlıkta büyüyen çocuğa her şeyi
verdi. En iyi okul. En pahalı araba. İstediği her şey. Hayır demedi, demekte
zorlandı çünkü her hayır söylediğinde kendi çocukluğunun acısını hissetti
içinde. Çocuğunu doyurmak, aslında içindeki o eski çocuğu doyurmanın başka bir
yoluydu.
Ama burada kritik bir yanlış anlama var.
O babanın sıfırdan bir şeyler kurabilmesini sağlayan şey
yokluktu. Yokluk ona mücadele etmeyi öğretti. Hayal kırıklığıyla başa çıkmayı
öğretti. Ertelenmiş tatmin kavramını öğretti. İnsanlara muhtaç olmayı ve
insanlara rağmen ayakta durmayı öğretti. Zorluk, onu pişiren ocaktı.
Çocuğunu o zorluklardan koruyarak, aslında onu çiğ bıraktı.
Zorluk karakteri inşa eder. Kolaylık karakteri eritir. Oysa
baba ne yaptı? O kadar çok çalıştı ki çocuğuna hiçbir şeyin çalışılarak
kazanılmadığını hissettirdi. O kadar çok verdi ki çocuğuna paranın zorla değil,
doğal olarak geldiğini öğretti. O kadar korudu ki çocuğuna hayatın aslında
tehlikesiz olduğunu gösterdi. Bir çocuğa bu üç şeyi öğretmek, ona en zararlı
mirası bırakmak demektir.
3. İçi Boş Prens: Zengin Babanın Çocuğunun Psikolojisi
Bebeklikten itibaren her isteği karşılandı. Ağladı, aldı.
İstedi, verildi. “Hayır” duymadı. Beklenmedi. Sabretmedi. Kazanmak için
mücadele etmedi.
Bu koşullarda büyüyen bir çocukta ne olur?
Kendisi dışındaki dünyanın ne kadar zor olduğunu bilmez.
Çünkü gördüğü dünya zor değildir. Para her sorunu çözer, yeterli ki olsun. Ve
para her zaman olmuştur. O zaman para, çabayla değil, var olmakla gelir. Ve o
çocuk var olmak için çaba göstermemiştir; sadece var olmuştur.
Empatisi gelişmemiştir. Empati, başkasının acısını hissetme
kapasitesidir. Ama bu kapasite yalnızca acı çekmiş insanda gelişir. Hiç gerçek
zorlukla karşılaşmamış bir çocuk, başkasının zorluğunu içselleştiremez.
Çalışanının evine uzak oturduğu için sabah beşte kalktığını anlamaz. Kasiyerin
ayak ağrısıyla sekiz saat ayakta durduğunu hissedemez. O acıları bilmez, çünkü
yaşamamıştır.
Bunun yerine başka bir duygu gelişmiştir: hak etme duygusu. “Bu
benim hakkım, doğuştan gelen hakkım” duygusu. Bu şirket babamın,
dolayısıyla benim. Bu koltuk bana aittir. Bu insanlar benim çalışanlarım. Bu
araba, bu makam, bu saygı, hepsi benim.
Kazanılmamış olan her şey, kazanılmamış hissettirmeye başlar
bir gün. Ama o gün gelmez çoğunlukla; çünkü kimse ona o gerçeği söylemiyor.
Söyleyemiyor. Ne çalışanlar, ne yöneticiler, ne annesi, ne de arkadaşları
söyleyemiyor. Çünkü dengesiz, ne yapacağı belli olmaz. Birden köpürebilir ve
saygısızlaşabilir. Dolayısıyla bu çocuk etrafındaki aynalar hep güzel şeyler
yansıtır.
Ve o güzel yansımalar içinde çocuk büyür. Büyür; ama
gelişmez. Odaklanamaz, neyin yanlış gittiğini anlayamaz.
Bu döngüde cinsiyet rolleri de farklı kırılmalara yol açar.
Erkek çocuklar çoğunlukla aşırı özgüven yüklemesi, soyadı kibiri ve erken gelen
yetki hırsıyla kendilerini bir dev sanma tuzağına düşerken; kız çocuklar tam
tersine, “zaten evlenip gidecek” veya “bu işlerden anlamaz”
algısıyla şirket içinde görünmez kılınma, bastırılma ve yetkisiz bırakılma
sınavıyla yüzleşirler. Biri yetersizliğiyle şirketi ezerken, diğeri
potansiyeliyle şirketin dışında tutulur.
4. Veliaht Olarak Yetiştirildi, Lider Olarak Değil
Zengin babanın çocuğuna yapılan en büyük yanlışlardan biri,
onu hayata hazırlamak yerine mirasa hazırlamaktır. Çocuk daha küçük yaşta şunu
öğrenir: “Bir gün bunların hepsi benim olacak.” Ama şunu öğrenmez: “Bunları
hak edecek biri olmam gerekiyor.” İkisi arasında büyük bir fark var.
·
Veliahtlık bir statüdür. Liderlik ise bir
beceridir.
·
Veliaht olabilirsiniz ama lider
olmayabilirsiniz.
Babanız size şirketi bırakabilir. Ama çalışanlarınızı size
bırakmaz. Onların güvenini size miras bırakamaz. Saygılarını devredemez.
Liderlik yeteneğini şirketin demirbaşları arasına koyup size teslim edemez.
İşte aile şirketlerindeki en büyük yanılgılardan biri burada
başlıyor. Baba çocuğuna şirketi devretmeye hazırlanıyor ama çocuğunu şirketi
yönetecek insan haline getirmiyor. Oysa iyi bir veliahdın çocukluğundan
itibaren yalnızca iyi okullara değil, gerçek hayata da ihtiyacı var.
·
Kaybetmeye.
·
Beklemeye.
·
Reddedilmeye.
·
Bir şeyleri kendi emeğiyle kazanmaya.
·
Başarısız olmaya.
·
Hatasının bedelini ödemeye.
·
Kendisinden daha bilgili birinin karşısında
susup dinlemeye.
·
Bir işin en altından başlayıp yukarı çıkmaya.
Çünkü yönetici olmak için şirketin sahibi olmak yetmez. Bir
gün patron koltuğuna oturacak çocuğun, o koltuğun ağırlığını taşıyabilecek hale
gelmesi gerekir. Bunun yolu da ona daha fazla ayrıcalık vermekten değil, daha
fazla sorumluluk vermekten geçer.
Çocuğunuzu şirketin patronu olarak yetiştirmeyin. Önce iyi
bir insan, sonra iyi bir çalışan, sonra iyi bir yönetici ve en sonunda iyi bir
patron olmaya hazırlayın. Sıralamayı tersine çevirirseniz, elinizde patron
koltuğunda oturan ama patronluk yapamayan bir veliaht kalır.
5. Cahil Cesareti
1999'da iki Amerikalı psikolog (David Dunning ve Justin
Kruger) ilginç bir şeyi keşfetti. Yeterince bilgisi olmayan insanlar, kendi
yetersizliklerinin farkına varma kapasitesine de sahip değildir. Yani cahil
olmak, cahil olduğunu bilmemeyi de beraberinde getirir. Buna Dunning-Kruger
etkisi denildi.
Aile şirketlerinde bu etkiyi en saf haliyle gördüğüm
kişiler, zengin babaların büyütüp şirkete kattığı çocuklardır.
Çocuk şirkete girer. Ne bildiğini bilmez çünkü ne
bilmediğini de bilmez. On yıldır işyerine gidip geliyor. Toplantılara girmiş,
çıkmış. Bazı kararların alınmasında bulunmuş. Bu yüzden işi bildiğini sanıyor.
Bilmediğini bilmediği için, öğrenmesi gerektiğini de düşünmüyor.
Gerçekten bilen biri konuşurken (deneyimli bir müdür,
yıllarca o sektörde çalışmış bir profesyonel) o çocukta bir şey tetiklenir: “Bu
adam benden fazla biliyor.” Bu duygu tehdit gibi gelir. Empati
yoksunluğuyla, hak etme duygusuyla ve bilgisizliğinin farkındasızlığıyla bir
araya gelince o tehdit farklı bir biçimde karşılanır: küçümsemeyle, otorite
iddiasıyla ya da sessiz bir cezalandırmayla.
Cahil cesaret budur. Bilmemenin yarattığı pervasızlık.
Yanlış yapabildiğini sezemeyen biri, büyük hatalar yapmaktan çekinmez. Ve o
hatalar aile şirketinin sırtına yük olur; ama kendisi fark etmez. Fark edemez.
Dunning-Kruger buna izin vermez.
Bir zamanlar pek çok aile şirketinde şunu duydum: “Çocuğum
burada yıllardır çalışıyor ama neden gelişmiyor, anlamıyorum.” Anlamak zor
değil. O çocuğun gelişmemesi için mükemmel bir ortam kurulmuş. Kimse gerçeği
söylemiyor, kimse hesap sormuyor, kimse performansını ölçüp yüzüne tutmuyor.
Gelişim ancak geri bildirimin olduğu yerde olur. Geri bildirim olmayınca, insan
olduğu yerde kalır.
6. Gölge Profesyoneller: Yetersizliği Maskeleyen
İllüzyonistler
Zengin babanın çocuğunun kendi yetersizliğiyle
yüzleşememesinin en sinsi nedenlerinden biri de babanın onun yanına
yerleştirdiği “gölge profesyonellerdir.”
Baba, oğlunun veya kızının tek başına bocalayacağını içten
içe sezer. Ama onu doğrudan sorumlulukla baş başa bırakmak yerine, arkasına
şirketin en tecrübeli, her krizden geçmiş kıdemli bir müdürünü koyar. Unvan,
imza ve havalı kararlar veliahda aittir; ama o kararların arkasındaki ham
hammallık, teknik detaylar, yapılan hataları çaktırmadan düzeltmek ve batmak
üzere olan işleri kurtarmak bu gölge profesyonelin görevidir.
Bu durum tehlikeli bir illüzyon yaratır. Veliaht, o projenin
veya departmanın başarısını kendi üstün zekâsına ve liderlik yeteneğine bağlar.
Kendi imzaladığı bütçenin, yürürlüğe koyduğu kararın başarıyla sonuçlandığını
gördükçe ego balonu daha da şişer. Oysa bilmez ki, o başarı kendisinin değil,
arkasında gece gündüz fırça yeme pahasına delikleri kapatan o kıdemli müdürün
eseridir.
Bu gölge kadro, veliahdın yetersizliğini örten en kalın
perdeye dönüşür. Gerçek bir kriz anında veya o tecrübeli profesyonel işten
ayrıldığında ise illüzyon biter. Veliaht, arkasında toplayıcısı kalmadığı an
çıplak gerçekle yüzleşir; ama iş işten geçmiş, şirket büyük bir maliyet ödemiş
olur.
7. Aile Kuralı Şirkete Girince Bozulur
Aile şirketlerinin en büyük problemlerinden biri, aile ile
şirket arasındaki sınırın çizilememesidir. Evde çocuğunuzdur. Şirkette ise bir
pozisyonun sahibidir.
Bu ikisi aynı şey değildir. Evde “Oğlum bugün neden eve
geç geldin?” diye sorabilirsiniz. Şirkette “Bu ay satış hedefinin neden
yüzde 30 altında kaldın?” diye sormanız gerekir.
Evde çocuğunuzu koruyabilirsiniz. Şirkette onu korumak
zorunda değilsiniz. Çünkü şirkette yalnızca onun geleceği yoktur. Orada çalışan
yüzlerce insanın geleceği de vardır.
Aile şirketinde baba bazen şu hatayı yapar: “Benim
çocuğum.” Evet. Ama şirket açısından bakıldığında aynı zamanda bir
çalışandır. Ve çalışanların tamamına uyguladığınız performans standardını ona
uygulamıyorsanız, şirketin içine iki ayrı hukuk sokmuşsunuz demektir. Birinci
hukuk çalışanlar için. İkinci hukuk patronun çocukları için. İşte o gün şirket
profesyonel olmaktan çıkar. Çünkü çalışanlar çok kısa sürede şunu fark eder: “Burada
başarı önemli değil. Kimin çocuğu olduğunuz önemli.” Bu cümle şirketin
içine yerleştiğinde, en iyi çalışanlar sessizce ayrılmaya başlar. Kötü
çalışanlar ise kalır. Çünkü onlar için liyakat sisteminin olmaması bir tehdit
değil, fırsattır.
Aile şirketinin geleceğini belirleyen şey, çocuğa ne kadar
yetki verdiğiniz değildir. O yetkiyi hangi kurallarla verdiğinizdir. Çocuğunuz
için ayrı bir hukuk yaratmayın. Tam tersine, ona herkesten daha yüksek bir
standart uygulayın. Çünkü bir gün şirket onun olacaktır. Ama bugün şirket
yalnızca onun değildir.
8. “Höt Zöt” Yönetimi: Empati Yoksa Araç Yalnızca
Korku Olur
Yönetmek öğrenilmesi gereken bir beceridir. İnsanları motive
etmek, yönlendirmek, güven vermek, ilham vermek, bunlar ancak çalışarak,
denenerek, yanılarak kazanılan becerilerdir.
Ama bu becerileri hiç çalışmadan, hiç yanılmadan, hiç
sorgulanmadan kazanamayan biri nasıl yönetir?
Korku ile. Çünkü korku en kolay araçtır. Otorite
verilmiş, unvan verilmiş, oda verilmiş, bunlar patronun çocuğu olmanın doğal
sonuçları. Ama gerçek otoriteyi henüz kazanmamış, liderlik güvenilirliği
oluşmamış, insanların içten gelerek arka çıkacağı bir figür değil bu çocuk. O
yüzden sesini yükseltir. Kaş çatar. Küçümseyici bir dil kullanır. İnsanları
toplantıda mahcup eder. Sert davranmayı güçlü olmakla karıştırır.
Çalışanlar ne yapar? Uyar. Çünkü başka seçenekleri yok. Ve
bu itaat, onun zihninde onay olarak yorumlanır: “İşte böyle yönetilir.”
Ama bu yönetim biçiminin gizli maliyetleri vardır. En iyi
çalışanlar gider. Güçlü insanlar korkulan liderin altında kalmaz; zayıf
insanlar kalır. Zayıf insanlar kalınca şirketin kapasitesi düşer. Kapasitesi
düşen şirkette o çocuk daha da büyük ve daha da yetersiz görünür.
Kötü lider, kötü ekibi kendisi seçer. Tehdit hissettiği için
iyiyi kovalar, tehdit etmediği için zayıfı tutar. Zamanla etrafında yalnızca
kendisine evet diyenler kalır. Ve o evetlerin içinde, şirketin gerçekten nereye
gittiğini kimse söylemez.
Bir şirketi höt zöt ile bir süre yürütebilirsiniz. Ama
büyütemezsiniz. Çünkü büyüme güvenden doğar, korkudan değil.
9. Baba Neden Görmez?
Bu soruyu yıllarca sordum kendime. O kadar zeki, o kadar
deneyimli, o kadar gözlemci bir adam, oğlunun işe yaramaz (etkisiz eleman)
olduğunu neden göremiyor?
Birkaç cevap var ve hepsi aynı anda doğru.
·
Sevgi Kör Eder. En basit ve en güçlü
neden bu. Sevgi, kusurları görmezden gelmeye yönlendirir. Zaten o çocuğu
yetersiz görmek, yıllar boyu yapılan fedakârlıkların boşa gittiğini kabul etmek
demektir. Bunu kabul etmek çok ağırdır.
·
Kimse Söylemiyor. Şirketteki çalışanlar
patronun çocuğu hakkındaki gerçeği patrona söyleyemez. Söyleyen cezalandırılır.
Bu nedenle baba, etrafından yalnızca iyi haberler alır. Gerçeği bilen ama
söyleyemeyen bir çevre, zamanla babanın gerçek algısını şekillendirir.
·
Babanın Ego Yatırımı. O çocuğu büyütmek
babanın bir projesidir. O çocuğun başarılı olması, babanın başarısının devam
etmesi demektir. Çocuğun başarısız olduğunu kabul etmek, “ben başarısız bir
baba oldum” demekle eş tutulur. Bu ego kabul etmez. Yani çocuğun
yetersizliğini görmek, aynı zamanda kendini eleştirmek demektir.
·
Yüzeyde Maskelenmiş Görünüm. Çocuk her
sabah işe geliyor. Toplantılara giriyor. Bir masası var, çalışanlar ona hesap
veriyor. Dışarıdan bakınca “çalışıyor” gibi görünüyor. Baba ofise
geldiğinde gördüğü bu: çocuğu masasında, telefonda, bir toplantıdan çıkarken.
Altındaki boşluğu görmek için çok derin bakmak gerekiyor. Baba bakmıyor ya da
bakamıyor.
·
Babanın Kendi Zaafı. Pek çok baba,
çocuğunu hayatına yeterince dâhil etmemiştir. Yıllar boyunca işe odaklanmış,
çocukla yeteri kadar zaman geçirmemiştir. Şimdi çocuğa sert davranmak, o
kaybedilmiş zamanların da hesabını vermek gibi hissettirir. Suçluluk duygusu,
gerçeği görmeyi engeller. Suçlu baba, çocuğuna karşı adil olamaz; ya çok
serttir ya çok yumuşak. Çoğu zaman ikincisi olur.
10. Evdeki Koruyucu Kalkan: Annenin Rolü
Bu tablonun oluşmasında genellikle gözden kaçan,
konuşulmayan ama son derece etkili bir aktör daha vardır: Anne.
Türkiye’deki aile şirketlerinde baba, çocuğunun
yetersizliğini ya da disiplinsizliğini fark edip tam bir sınır koyacak, ona hak
ettiği sorumluluğu veya sert geri bildirimi verecekken, devreye sıklıkla evdeki
koruyucu kalkan girer.
Yıllarca eşinin işkolikliğini, evdeki yokluğunu ve çocuk
büyütürken çektiği yalnızlığı sineye çekmiş olan anne, çocuğunu babaya karşı
korumayı bir vicdan borcu sayar. Koridorlarda veya akşam yemeklerinde
fısıltılar başlar:
·
“Çocuğun üstüne bu kadar gitme, zaten gece
gündüz çalışıyorsun.”
·
“Biz bu kadar varlığı onlar için yapmadık mı,
bırak biraz yaşasın.”
·
“Aksilik etme, elin adamına gösterdiğin
müsamahayı kendi evladına göstermiyorsun.”
Anne iyi niyetlidir. Çocuğunun üzülmesini, ezilmesini
istemez. Ama farkında olmadan babanın koymaya çalıştığı o cılız disiplin
duvarını da yıkar. Çocuğa şu mesaj gider: “Babam ne derse desin, arkamda
beni koruyan bir güç var.”
Baba, evdeki huzuru bozmamak ve eşine karşı duyduğu o eski
suçluluk duygusunu tetiklememek için geri adım atar. Şirkette herkes patronun
oğlundan çekinirken, patron da evdeki koruyucu kalkandan çekinir. Ve sonuçta,
iyi niyetle örülen o annelik şefkati, çocuğun yetişkinleşip sorumluluk
almasının önündeki en kalın duvara dönüşür.
11. Bu Döngüyü Kırmak Mümkün mü?
Mümkün. Ama zor. Ve geç kalınmadan yapılması şart.
Babaya: Telafi Etmeyi Bırakın, Hazırlamaya Başlayın
Çocuğunuza her şeyi vermeyi bırakmak, ona kötülük değil
iyiliktir. Zorluğu dışarıdan değil içeriden anlaması gerekir. Bunu sağlamanın
tek yolu, hayatında gerçek sorumluluklar ve gerçek sonuçlar olmasıdır.
Çocuğunuz şirkette çalışıyorsa, ona gerçek bir performans
sistemi uygulayın. Herkes gibi. Hatta biraz daha titizlikle, çünkü bir gün
devralan o olacak ve bu hesap en çok ona yarayacak. Başarısız olduğunda önüne
geçmeyin. O hatanın bedelini ödemesine izin verin. Acı olacaktır. Ama o acı, on
yıl sonra tahtı taşıyabilmesini sağlayacak.
Babanın çocukluğuna telafi olarak verilenler, çocuğa değil
babanın içindeki o eski çocuğa gidiyor. Bunu fark etmek, babanın yapabileceği
en dürüst şeydir.
Çocuğunuzu doğrudan kendi şirketinize sokmayın. Mümkünse
önce başka bir şirkette çalışsın. Hem de soyadının hiçbir anlam ifade etmediği
bir şirkette. Orada kimse ona “patronun oğlu” demesin. Bir işi beceremezse bunu
babası düzeltmesin. Geç kalırsa kimse “patronun çocuğu” diye beklemesin. Bir
hata yaparsa bedelini kendisi ödesin. Bir başarı elde ederse de ilk kez o
başarı gerçekten onun olsun.
Çünkü kendi şirketinizde çocuğunuzun ne kadar başarılı
olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamazsınız. Onu taşıyan insanlar vardır. Hatalarını
düzeltenler vardır. Müşterileri idare edenler vardır. Çalışanları susturanlar
vardır. Babanın hatırı için tolerans gösterenler vardır.
Başka şirkette bunların hiçbiri olmayacaktır. İşte gerçek
sınav orada başlar. Veliahdın önce kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi
gerekir. Sonra babasının şirketine dönmesi. Aksi halde çocuk şirketi devralmaz.
Şirket çocuğu taşımaya devam eder.
Çocuğa: Boşluğu Hissedin, Doldurmaya Başlayın
Bu satırları okuyan zengin babanın çocuğu varsa, ona şunu
sormak istiyorum: Şirkette yıllardır çalışıyorsunuz. Size doğrudan bağlı olan çalışanlarınız
sizin yokluğunuzda ne konuşur? Bir çalışanınız işten ayrılmak için başka
yerlere bakarken, işten mi yoksa sizden mi kaçmaktadır?
Bu soruların cevabı rahatsız edici geliyorsa, o rahatsızlık
değerlidir. Gelişim ancak rahatsızlıkla başlar. Kendini geliştirme ihtiyacı
hissetmeyenler gelişmez. Ve gelişmeyen biri, devralacağı şeyi zamanla eritir.
Babanızın sıfırdan kurduğu şeyi devralmak büyük bir onur.
Ama o onurun ağırlığına da hazır olmak gerekir. Hazır olup olmadığınızı
anlamanın tek yolu kendinize dürüstçe bakmaktır. Bu bakışı kolaylaştıracak
birini bulun. Bağımsız bir koç, bir mentor, güvendiğiniz ve yüzünüze gerçeği
söyleyebilecek biri. Etrafınızdaki aynalar hep güzel gösteriyorsa, o aynaları
değiştirin.
Şirkete: Gerçeği Söyleyen Bir Yapı Kurun
Babanın göremediğini, çalışanların söyleyemediğini ortaya
çıkaracak yapılar kurulabilir. Bağımsız yönetim kurulu üyeleri bu işe yarar.
Dışarıdan gelen bir danışman bu işe yarar. Anonim çalışan memnuniyeti anketleri
bu işe yarar. Performans değerlendirme sistemi bu işe yarar.
Bu yapıların hepsi şunu yapar: gerçeği bir insan söylemek
zorunda kalmadan görünür kılar. Ve gerçek görünür olduğunda, hem baba hem çocuk
inkâr edemez.
12. Bir Soru ve Bir Tespit
Zengin babanın çocuğunun bu hâle gelmesinde tek bir suçlu
yok. Ne baba tamamen suçlu ne de çocuk. Ama ikisi de bu döngünün kurbanı.
Baba kurban çünkü en çok sevdiği kişiye, iyi niyetle, zarar
verdi. Çocuk kurban çünkü kendisine kimse gerçeği söylemedi ve gelişmesi için
gerekli zemini kimse oluşturmadı.
Ama şunu da söylemek gerekiyor: yetişkin olmuş bir insanın
bu döngüden çıkma sorumluluğu artık kendisindedir. Baba hata yaptı. Peki ya
çocuk bugün ne yapıyor? Hâlâ bekliyor mu yoksa dönüşüyor mu?
Şirketi kuran baba gerçek bir kahraman. Sıfırdan bir şeyler
yaratmak, büyütmek, nesillere aktarmak, bu kolay değil. Ama o kahramanlık,
otomatik olarak veliahdına geçmiyor. Her nesil kendi kahramanlığını kendi
ellerinde yaratmak zorunda.
Ve burada en acı ironi şu: babanın çocuğunu yokluktan
koruması, çocuğu varlıktan da yoksun bıraktı. Gerçek varlık maddi değildir.
Gerçek varlık; öz güven, emek, empatia, liderlik, karakter, bunlardır.
Bunların hiçbirini para satın alamaz. Bunlar yalnızca
yaşanarak, mücadele edilerek, bazen kaybedilerek kazanılır.
Miras Şirketten Daha Büyüktür
Babanız size yalnızca bir şirket bırakmıyor. Bir marka
bırakıyor. Bir itibar bırakıyor. Çalışanlar bırakıyor. Müşteriler bırakıyor.
Tedarikçiler bırakıyor. Yıllar boyunca kurulmuş ilişkiler bırakıyor. Ve belki
de en önemlisi, insanların o soyadına duyduğu güveni bırakıyor.
Siz şirkete geldiğinizde aslında boş bir sayfaya
başlamıyorsunuz. Başkasının yazdığı yüzlerce sayfalık bir hikâyenin içine
giriyorsunuz. Bu büyük bir avantajdır. Ama aynı zamanda büyük bir
sorumluluktur.
Çünkü sizin kötü bir kararınız yalnızca size ait
olmayabilir. Babanızın kırk yılda oluşturduğu itibarın da bedelini ödetebilir. İşte
bu nedenle veliahtın görevi yalnızca şirketi devralmak değildir. Kendisine
bırakılan mirasın ne kadarını koruyabildiğini ve üzerine ne kadarını
koyabildiğini göstermektir.
Miras almak kolaydır. Mirasın hakkını vermek zordur.
Son Söz
Yıllar önce bir aile şirketinde çalışırken bir büyük amcadan
duymuştum: “Biz birinci nesil şirketi kuruyoruz. İkinci nesil büyütüyor.
Üçüncü nesil bitiriyor.” Acı ama yaygın bir tablo.
Bu tablonun baş aktörü, varlık içinde büyüyüp içi boş kalan
veliaht değildir. Baş aktör, o boşluğu fark etmeden çocuğuna şirketi devreden
babadır. Ve onun da baş aktörü, zamanla o döngüyü kırıp kendini inşa etmeyen
çocuktur.
Bu zinciri kesmek mümkün. Ama bunun için üç şey gerekiyor:
babanın gerçeği görmesi, çocuğun gerçeği kabullenmesi ve her ikisinin de bu
gerçeği değiştirmek için harekete geçmesi.
Zengin babanın çocuğu olmak bir talih değildir. Talih, o
başlangıç noktasıyla ne yaptığınızdır. Babanız size varlık bıraktı. Gerçek soru
şudur: o varlığı büyütecek karakteri kendi elinizle inşa ettiniz mi?
Bildiğiniz gibi; “ağaç meyvesini kendi verir, ama
tohumunu başkası eker.” Tohumunuzu baban ekti. Ağaç olmak size kalmış.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder