“Şirket bir gün size kalabilir. Ama yöneticilik size
miras kalmaz.”
Aile şirketlerinde ikinci kuşağın önündeki en önemli sınav,
şirketin hisselerini devralmak değildir. Asıl sınav, şirketi yönetebilecek
olgunluğa, bilgiye ve yöneticilik disiplinine ulaşıp ulaşmadığıdır. Bir
şirketin ortağı olmak hukuki bir durumdur; iyi yönetici olmak ise öğrenilmesi,
uygulanması ve zaman içinde kazanılması gereken bir meslektir. Soyadınız size
hisse, makam ve imza yetkisi verebilir; fakat çalışanların güvenini,
yöneticilerin saygısını ve liderlik otoritesini otomatik olarak vermez.
İkinci kuşak çoğu zaman çocukluğundan beri şirketi görür.
Fabrikayı, mağazayı, müşterileri, yöneticileri, hatta bazı çalışanları aileden
biri gibi tanır. Bu yakınlık önemli bir avantajdır; ama aynı zamanda yanıltıcı
olabilir. Şirketi yıllardır tanıyor olmak, şirket yönetmeyi bildiğiniz anlamına
gelmez. İşin nasıl yapıldığını görmekle, yüzlerce insanın aynı hedefe doğru
uyum içinde çalışacağı sistemi kurmak birbirinden farklı iki yetkinliktir.
Bu nedenle yönetimi devralacak yeni neslin önce zihinsel bir
rol değişimine hazırlanması gerekir. “Patronun oğlu”, “patronun kızı” veya
“aileden biri” olmakla başlayan yolculuk, profesyonel bir yönetici ve zamanla
iyi bir iş insanı olma yolculuğuna dönüşmelidir. Bu dönüşüm gerçekleşmezse
şirket ikinci kuşağa geçer ama yönetim anlayışı gelişmez. Hatta bazen kurucunun
kişisel otoritesi ortadan kalktığı için şirket eskisinden de kırılgan hale
gelir.
Bu yazının temel amacı da tam olarak budur: Yönetimi
devralacak ikinci kuşağa yönetimin ne olduğunu, yöneticinin ne iş yaptığını,
insan ve sistem yönetiminin nasıl birbirinden ayrıldığını anlatmak. Çünkü
geleceğin patronunun işi, şirketin her işini kendisinin yapması değildir. Asıl
işi, doğru insanların doğru işleri yapabildiği, kararların tek kişide
yığılmadığı, sonuçların ölçüldüğü ve şirketin sahibinden bağımsız olarak
çalışabildiği bir düzen kurmaktır.
1. Yönetimi Devralmak Ne Demektir?
Şirketin sahibi olmakla şirketi yönetmek aynı şey değildir.
Hissedar sermayenin sahibidir; şirketin değerini, riskini, yatırımını ve uzun
vadeli yönünü düşünür. Yönetici ise günlük ve dönemsel hedeflere ulaşmaktan,
insanları ve süreçleri organize etmekten, bütçeyi uygulamaktan ve sonuçlar için
hesap vermekten sorumludur. Aynı kişi hem hissedar hem yönetici olabilir; ama
iki rolün sorumlulukları birbirine karıştırıldığında aile şirketlerinde ciddi
yönetim sorunları başlar.
Aile şirketlerinde aslında aynı kişinin üzerinde dört ayrı
şapka bulunabilir: aile üyesi, hissedar, yönetim kurulu üyesi ve yönetici. Aile
üyesi olarak ilişkiniz geçmişe, aidiyete ve duygusal bağlara dayanır. Hissedar
olarak sermayeyi ve getiriyi düşünürsünüz. Yönetim kurulu üyesi olarak şirketin
yönünü, risklerini ve icranın denetimini gözetirsiniz. Yönetici şapkanızı
taktığınızda ise hedef, ekip, bütçe, sonuç ve performans sizin konunuz olur.
Sağlıklı yönetim için hangi anda hangi şapkayla konuştuğunuzu bilmeniz gerekir.
Örneğin satıştan sorumlu bir ikinci kuşak yöneticisi, “Ben
şirketin ortağıyım, bu müşteriye istediğim iskontoyu veririm” diyorsa
hissedar şapkasını icra şapkasıyla karıştırıyor demektir. Şirketin yüzde
kırkına sahip olması, satış yöneticisi olarak belirlenmiş yetki limitlerini
aşma hakkı vermez. Aynı şekilde yönetim kurulu üyesinin üretim müdürüne
doğrudan talimat vermesi de yönetim kurulu ile icra arasındaki sınırı bozar. Bu
tür küçük görünen davranışlar zamanla bütün organizasyonu patrona bağlar.
Yönetimi devralmak yalnızca daha fazla karar verme hakkına
sahip olmak değildir; daha fazla sorumluluk üstlenmektir. Hedeflerin tutmaması,
yanlış insan seçimi, geciken yatırım, bozulan nakit akışı, kaybedilen müşteri
veya zayıflayan şirket kültürü artık sizin de sorumluluğunuz olur. Yönetici
olmak, yetkinin keyfini değil sonucun yükünü taşımaktır. Bu zihniyet
yerleşmeden verilen unvanlar, yöneticilik değil yalnızca kartvizit üretir.
Burada ikinci kuşağın çok iyi anlaması gereken bir ayrım
daha vardır: Yetki yukarıdan verilir, otorite aşağıdan kazanılır. Kurucu bir
yönetim kurulu kararıyla sizi yarın genel müdür yapabilir. İmza yetkisi, bütçe
yetkisi ve organizasyon içindeki pozisyonunuz bir günde değişebilir. Fakat
çalışanların “Bu insan ne yaptığını biliyor, adil davranıyor, sözünde
duruyor ve bizi doğru yere götürebilir” demesi için zaman gerekir. Gerçek
otorite, unvandan değil tutarlı davranıştan doğar.
Bu yüzden ikinci kuşağın hedefi “Beni dinlemek zorundalar”
cümlesinden “Bana güveniyorlar” noktasına geçmektir. Güvenin kaynağı da
gösterişli konuşmalar değil; bilgi, hazırlık, adalet, tutarlılık, dinleme,
karar kalitesi ve sonuç alma becerisidir. Kurucunun otoritesini miras
alamazsınız. Kendi otoritenizi, yönetim pratiğinizle kurmanız gerekir.
2. Yönetim Nedir, Yönetici Kimdir?
Yönetimi basit ama güçlü bir tanımla ele alabiliriz:
Yönetim, belirli amaçlara ulaşmak için eldeki bütün kaynakları birbiriyle uyumlu
ve verimli kullanabilecek kararları alma ve uygulama süreçlerinin
toplamıdır. Bu tanımdaki iki kelime özellikle önemlidir: uyumluluk ve
verimlilik. Şirkette herkes çok çalışıyor olabilir; ama departmanlar birbirini
bekliyor, kararlar çatışıyor ve süreçler sürekli tıkanıyorsa iyi yönetimden söz
edemeyiz.
Uyumluluk, satışın üretimle, üretimin satın almayla,
finansın bütün departmanlarla aynı sistem içinde çalışabilmesidir. Verimlilik
ise aynı sonucu daha az zaman, daha az hata, daha az fire, daha az sermaye ve
daha doğru kaynak kullanımıyla elde etmektir. İyi yönetici yalnızca
çalışanların çok çalışmasını isteyen kişi değildir. İşlerin birbirine uyduğu,
kaynakların boşa harcanmadığı ve hedeflerin ölçülebilir biçimde gerçekleştiği
bir düzen kuran kişidir.
Üstelik yönetilen şey sadece çalışanlar değildir.
Müşteriler, tedarikçiler, hammaddeler, yarı mamuller, ürünler, iş süreçleri,
projeler, nakit akışı ve bilgi de yönetimin konusudur. Kendini yalnızca “insan
yöneten kişi” olarak gören bir yönetici, işinin önemli bir bölümünü görmüyor
demektir. Özellikle şirketin tepesine çıkacak ikinci kuşağın bakışı departman
sınırlarından kurtulmalı ve şirketin bütün kaynaklarını birlikte görebilecek
seviyeye gelmelidir.
Yöneticinin klasik dört işi planlamak, organize etmek,
yönetmek ve kontrol etmektir. Planlama nereye gideceğimizi ve önceliğimizin ne
olduğunu belirler. Organizasyon kimin ne yapacağını, hangi kaynakla ve hangi
sorumlulukla çalışacağını netleştirir. Yönetmek karar almak, iletişim kurmak ve
insanları harekete geçirmek demektir. Kontrol ise sonuçların hedefe uygun olup
olmadığını ölçmek, sapmayı görmek ve gerektiğinde düzeltici aksiyon almaktır.
Günümüz yöneticiliği bu dört işle de sınırlı değildir.
Yönetici raporlamalı, iyileştirmeli, sorun çözmeli, kriz yönetmeli, işleri
zamanında bitirmeli, ekibi bir arada tutmalı, insan yetiştirmeli ve zaman zaman
günlük rutinin dışına çıkarak şirkete dışarıdan bakabilmelidir. Bu nedenle iyi
yöneticilik bir unvan değil, çok sayıda farklı becerinin birlikte kullanıldığı
bir çalışma disiplinidir.
İkinci kuşak için önemli testlerden biri şudur: Geçen
haftaki çalışma zamanınızın ne kadarını gerçekten yöneticilik yaparak
geçirdiniz? Eğer günün büyük kısmını teklif hazırlamak, sevkiyat kovalamak,
faturaya bakmak, müşterinin siparişini sisteme girmek veya çalışanınızın
yapması gereken işi bizzat yapmakla geçiriyorsanız unvanınız yönetici olabilir
ama yaptığınız iş yöneticilik değildir. Buna daha doğru bir ifadeyle pahalı
işçilik demek gerekir.
3. İşi Yapmaktan Yönetmeye Geçmek
Türkiye’de yöneticilik çoğu zaman bir kişinin işini iyi
yapmasıyla başlar. İyi satışçı satış müdürü, iyi mühendis üretim müdürü, iyi
usta ustabaşı yapılır. Aile şirketlerinde ikinci kuşak için de benzer bir
beklenti vardır: Önce işi öğrenmesi istenir. Bu doğrudur; şirketi yönetecek
insanın işin mutfağını bilmesi büyük avantajdır. Fakat kritik hata, işi öğrenme
aşamasında kalmak ve iyi çalışan olmayı iyi yönetici olmakla karıştırmaktır.
Çalışanın temel sorusu “Bu işi nasıl yaparım?”dır.
Yöneticinin sorusu ise “Bu işin doğru, zamanında ve beklenen standartta
yapılmasını nasıl sağlarım?” olmalıdır. Bu küçük gibi görünen soru farkı,
yöneticilikteki en büyük zihinsel sıçramadır. Çünkü yönetici kendi ellerinin
ürettiği çıktıyla değil, yönettiği ekibin ve sistemin ürettiği sonuçla
değerlendirilir. Yönetici ne kadar yoğun görünürse görünsün, ekibi sonuç
alamıyorsa kendisi başarılı sayılamaz.
İyi yönetici hem detayı hem bütünü görür. Gerektiğinde işin
içine girecek kadar teknik gerçekliği bilir; fakat gününü ayrıntıda boğularak
tüketmez. Hem veriyle konuşur hem saha sezgisini kaybetmez. Hem rapor alır hem
rapor verir. Hem ekibinin danıştığı kişidir hem de bilmediği konuda başkalarına
danışmaktan çekinmez. Hem konuşur hem dinler. Bu çift taraflı beceriler
yöneticiyi tek boyutlu olmaktan çıkarır.
Özellikle ikinci kuşak, “Ben her işi öğrenmeliyim”
düşüncesini “Ben her işi bizzat yapmalıyım” düşüncesine çevirmemelidir.
Satışı, üretimi, satın almayı, finansı ve depoyu anlamak gerekir; ama uzun
vadede amaç bu birimlerin yerine geçmek değil, bu birimlerin doğru insanlarla
ve doğru sistemlerle çalışmasını sağlamaktır. Aksi halde şirketin yeni sahibi,
şirketin en yoğun çalışanına dönüşür ve büyüyen yapıyı yönetemez hale gelir.
Yönetici olmanın en zor taraflarından biri de başarı ve
başarısızlıkla kurulan ilişkidir. Olgun yönetici başarıyı ekibine,
başarısızlığın sorumluluğunu ise önce kendisine yazar. Çünkü yanlış insanı
seçmiş, beklentiyi açıklayamamış, yeterli kaynağı vermemiş, kontrol etmemiş
veya sistemi doğru kurmamış olabilir. Hata her zaman yöneticinin kişisel hatası
değildir; fakat sorumluluk alanı onun sorumluluğundadır. Bu bakış açısı,
suçlayıcı yönetimden geliştirici yönetime geçişin temelidir.
4. Esnaftan Patrona, Patrondan İş İnsanına
Şirketler büyüdükçe yalnızca ciro, çalışan sayısı veya
makine parkı büyümez; karmaşıklık da büyür. Beş kişilik bir işletmede
patronun her kararı görmesi mümkündür. Elli kişide zorlaşır, beş yüz kişide ise
imkânsız hale gelir. Buna rağmen birçok patron şirket büyürken kendi rolünü
değiştirmez. Sonuçta büyüyen organizasyon, dar kalan yönetim tarzının içine
sıkışır. İkinci kuşağın görevi, bu sıkışmayı daha da büyütmek değil çözmektir.
Bu dönüşümü dört aşamayla anlatmak mümkündür: esnaf, patron,
iş insanı ve yatırımcı. Buradaki kavramlar hukuki statü değil, kişinin şirketle
kurduğu ilişkiyi anlatır. Esnaf işi bizzat yapar ve “Bu işi nasıl
yaparım?” diye sorar. Patron insanları yönetir ve “Bu işi kime
yaptırırım?” diye düşünür. İş insanı sistemi yönetir ve “Bu
şirket bensiz nasıl iyi çalışır?” sorusuna cevap arar. Yatırımcı ise
sermayeyi yönetir ve “Kaynağımı nereye tahsis edersem daha çok değer
yaratırım?” diye bakar.
İlk aşamada çalışkanlık, müşteri bilgisi, satış becerisi,
nakit takibi ve sorun çözme yeteneği şirketi ayakta tutar. Fakat şirket
büyüdükçe aynı özelliklerin bazıları engel haline gelebilir. Her müşteriye
kendiniz koşmak, her faturayı görmek, her satın almayı onaylamak veya her
elemanı bizzat seçmek küçük yapıda faydalı olabilir. Büyük yapıda ise karar
kuyruğu yaratır ve yönetim kapasitesini daraltır.
Bu konuda çarpıcı bir örnek düşünün: Elli milyon lira ciro
yapan bir şirketin patronu yarım saat boyunca üç yüz liralık bir kırtasiye
faturasını inceliyor. Aynı masanın köşesinde ise aylardır bekleyen milyonlarca
liralık yatırım dosyası duruyor. Buradaki sorun patronun tembel olması
değildir; tam tersine çok çalışıyordur. Sorun, şirket sahibinin en kıt kaynağı
olan zamanını hangi işe ayırdığını bilmemesidir.
Patron aşamasında beceri seti değişir. Artık iyi kaynakçı,
iyi satışçı veya iyi satın almacı olmanızdan daha önemli olan, bu işleri iyi
yapan insanları bulmanız ve onlara doğru çalışma düzenini kurmanızdır.
Delegasyon, hedef koyma, insan seçme, performans değerlendirme, toplantı
yönetimi, bütçe ve kontrol gibi yetkinlikler öne çıkar. Şirket sahibi işi
bizzat yapmaktan işi yaptırmaya geçemiyorsa büyümenin önündeki darboğaz zamanla
kendisi olur.
İş insanı aşamasında ise bir adım daha ileri gidilir. Artık
satışçıları değil satış müdürünü, üretim işçilerini değil üretim sistemini,
muhasebe fişlerini değil finansal sonuçları yönetirsiniz. Organizasyon şeması,
süreçler, görev tanımları, yetki limitleri, bütçeler, KPI’lar ve yönetim
kurulları burada devreye girer. Bu seviyede kişisel gayretin yerini sistem
alır. İkinci kuşağın ulaşması gereken asıl nokta çoğu aile şirketinde tam da
burasıdır.
Bu dönüşümün önemli bir sonucu şudur: Kurucunun kopyası
olmak zorunda değilsiniz. Kurucunun yaptığı her işi öğrenmek değerlidir; ama
onun yaptığı her işi hayat boyu yapmaya devam etmek doğru değildir. İşi
öğrenin, sonra insanı yönetin, ardından sistemi kurun ve sonunda şirketin
geleceğini yönetin. Şirketin büyüklüğü değişirken sizin rolünüz ve gündeminiz
değişmiyorsa, bir süre sonra şirketiniz sizi geçmiş demektir.
5. Kötü, Vasat, İyi ve Lider Yönetici
Yöneticileri kötü, vasat, iyi ve lider olarak dört basamakta
düşünmek öğretici olabilir. Burada amaç insanları etiketlemek değil,
davranışları görmek ve kişinin kendisine dürüstçe bakmasını sağlamaktır. Çünkü
hiç kimse sabah işe “Bugün kötü yönetici olayım” diye gelmez. Kötü
yöneticilik çoğu zaman öğrenilmemiş yönetim alışkanlıklarının, güç kullanımının
ve zayıf öz farkındalığın günlük davranışlara dönüşmesidir.
Kötü yönetici yöneticiliği diktatörlük
zanneder. Başarıyı kendisine, hatayı ekibine yazar; ayrım ve kayırım yapar;
inisiyatif alan çalışanı “Kime sordun?” diyerek sindirir. Ölçmediği için
raporlamaz, raporlamadığı için gerçeği geç görür. Kendisinin olmadığı yerde
şirketin durmasını vazgeçilmezlik sanabilir. Oysa bu çoğu zaman hiçbir şey
öğretmediğinin, yetki vermediğinin ve sistem kurmadığının göstergesidir.
Vasat yönetici daha az gürültülüdür ama şirketi ileri
götürmez. Kendisine söyleneni yapar, ekstra sorumluluk almaktan kaçınır,
ekibinden şikâyet eder fakat ekibini geliştirmez. Delege etmek yerine birçok
işi kendisi yapar. İstenirse rapor hazırlar ama düzenli raporlama sistemi
kurmaz. O izinliyken işler aksar ve bunu “Ben olmayınca yapamıyorlar”
diyerek bir başarı işareti gibi görebilir. Oysa bu da yönetim zafiyetidir.
İyi yöneticiyi anlamanın üç güçlü göstergesi vardır.
Birincisi, ekibi kemikleşmiştir; iyi insanlar sürekli kaçmaz. İkincisi,
yönetici yokken de işler yürür; çünkü yetki, süreç ve vekalet düzeni vardır.
Üçüncüsü, insan yetiştirir; bilgiyi saklamaz, yardımcısını ve kendisinden sonra
gelebilecek kişileri geliştirir. İyi yönetici, kendisi çalışmadan şirket
çalışmasın diye değil, kendisi olmasa da şirket çalışsın diye sistem kurar.
Lider yönetici ise iyi yöneticiliğin üzerine etkileme
ve yön gösterme becerisini ekler. Hedef koyar, planlar, organize eder ve
kontrol eder; ama aynı zamanda insanlarda güven, anlam ve hareket enerjisi
yaratır. Değişimi yalnızca duyurmaz, taşıyabilir. Ekibine örnek olur. İnsan ve
sistem geliştirmekle yetinmez, kültürü ve geleceği de şekillendirir. Bu nedenle
liderlik, yöneticiliğin alternatifi değil; iyi yöneticiliğin üzerine kurulan
daha ileri bir yetkinliktir.
İkinci kuşak kendisini değerlendirirken şu soruyu sık sık
sormalıdır: Ben üç ay şirkete gelmesem ne olur? Herkes karar vermek için beni
mi bekler, yoksa sistem işlemeye devam eder mi? Kötü haber bana hızlı gelir mi,
yoksa insanlar tepkimden çekindiği için sorunları saklar mı? Ekibimde benden
sonra gelebilecek biri var mı? Bu soruların cevapları kartvizitinizden çok daha
doğru bir yönetici karnesi verir.
6. Takım Kurmak ve İnsan Yönetmek
İyi yönetici şirketin her işini en iyi bilen kişi olmak
zorunda değildir. Zaten şirket büyüdükçe bunun mümkün olması da beklenemez. İyi
yönetici, kendisinden daha bilgili ve daha yetkin insanları doğru rollerde bir
araya getirip aynı hedefe doğru uyum içinde çalıştırabilen kişidir. İkinci
kuşağın en önemli zihinsel eşiklerinden biri budur. Kendinizden iyi insanları
tehdit olarak değil, yönetim gücünüzün çarpanı olarak görmelisiniz.
Takım kurmanın ilk şartı doğru insanı doğru işe koymaktır.
Herkesin güçlü ve zayıf yönü farklıdır. Müşteri ilişkileri kuvvetli ama detay
takibi zayıf biri saha satışında başarılı olabilir; analitik ve detaycı ama
ikna becerisi düşük biri planlama ve raporlamada çok değerli olabilir. Yönetici
insanların birbirine benzemesini değil, doğru rol ile doğru yeteneğin
eşleşmesini sağlamalıdır. Yanlış koltukta iyi insan da kötü performans
gösterebilir.
Yönetici aynı zamanda eğitmen, yol gösterici ve mentordur.
Bir işi önce gösterir, sonra görev verir, sonucu izler, geri bildirim yapar ve
kişi geliştikçe yetkisini artırır. Bilgiyi saklayan yönetici kendine bağımlı
ekip kurar. Bilgiyi aktaran yönetici ise büyüyebilen ekip kurar. Astınızın
yetişmesi koltuğunuza tehdit değildir; tam tersine sizin daha üst bir role
çıkabilmenizin şartıdır. Yerine kimseyi yetiştirmeyen yönetici aslında kendi
kariyerinin de önünü kapatır.
Geri bildirim verirken kişiliği değil davranışı konuşmak
gerekir. “Sen dikkatsizsin” demek kişiye saldırıdır ve savunma yaratır.
“Bu raporda üç veri eksik ve son iki teslimat gecikti; bundan sonra raporun
cuma 17.00’ye kadar eksiksiz tamamlanmasını bekliyorum” cümlesi ise somut
davranışı, etkisini ve beklentiyi anlatır. İyi geri bildirim yargı dağıtmaz;
kişiye neyi sürdüreceğini, neyi değiştireceğini ve başarı ölçüsünün ne olduğunu
gösterir.
İnsan yönetiminde belki de en kritik konu psikolojik
güvenliktir. Çalışan “Bilmiyorum”, “Katılmıyorum”, “Hata
yaptım” veya “Bu kararın sorun çıkaracağını düşünüyorum” diyemiyorsa
yönetici gerçek bilgiye ulaşamaz. Patronun çocuğuna kötü haber getirmek,
profesyonel bir yöneticiye kötü haber getirmekten bile daha zor olabilir. Bu
nedenle ikinci kuşak özellikle itiraza kızmamayı, fikri dinlemeyi ve hatayı
saklamayı teşvik edecek tepkilerden kaçınmayı öğrenmelidir.
İyi yöneticinin takım haritası zihninde nettir. Kim yüksek
performans ve yüksek potansiyel taşıyor, kim güçlü performans gösteriyor ama
mevcut rolünün ötesine geçmek istemiyor, kim gelişebilir, kim yanlış rolde,
kimse gelecekte kritik bir pozisyon için hazırlanabilir? Bu sorulara cevap
vermeden insan yönetimi yapılamaz. İnsan kaynakları yalnızca İK departmanının
işi değildir; her yöneticinin temel görevi doğru insanı seçmek, geliştirmek ve
gerektiğinde doğru şekilde yolları ayırmaktır.
7. Delegasyon ve Yetkilendirme
Delegasyon yöneticiliğin giriş sınavıdır. Çünkü işi kendi
elinizden çıkarıp başka birinin sorumluluğuna vermek hem güven hem de sistem
gerektirir. Delege edemeyen yönetici kısa vadede daha güvende hissedebilir;
fakat uzun vadede kararları kendi üzerinde biriktirir, ekibini geliştiremez ve
stratejik işlere zaman ayıramaz. Şirket büyüdükçe yöneticinin kendisinin
yapabildiği iş sayısı değil, başkalarının doğru yapmasını sağlayabildiği iş
sayısı önem kazanır.
Yöneticilerin delege etmemek için sık kullandığı cümleler
vardır: “Ben daha iyi yaparım”, “Ona anlatana kadar kendim yaparım”,
“Görev vermek riskli”, “Çalışanların zaten çok işi var.” Bu
cümlelerin bazen haklı tarafı bulunabilir; fakat çoğu zaman gizli sebep
başkadır. İş yapmak, yönetmekten daha tanıdık ve daha rahattır. Yönetmek ise
beklenti açıklamayı, insan seçmeyi, kontrol etmeyi ve başkasının hatasına belli
ölçüde tahammül etmeyi gerektirir.
Sağlıklı delegasyon beş parçadan oluşur: görev, yetki,
hedef, kaynak ve raporlama. Bir çalışana görev verip yetki vermiyorsanız her
adımda size geri döner. Hedefi açık değilse neyin başarı sayıldığını bilemez.
Kaynak vermiyorsanız işi yapamaz. Raporlama ve kontrol düzeni kurmuyorsanız
delegasyon işi terk etmeye dönüşür. Delegasyon, “Sen hallet” demek
değildir; sorumluluğu çerçevesi belli bir sistem içinde devretmektir.
Etkili delegasyonda önce doğru işi, sonra doğru kişiyi
seçersiniz. Beklenen sonucu net tarif eder, gereken yetkiyi ve kaynağı
verirsiniz. Termin ve önceliği baştan belirlersiniz. Hangi aşamada bilgi almak
istediğinizi, hangi sapmada kişinin size dönmesi gerektiğini önceden
konuşursunuz. İş tamamlandığında sonucu değerlendirir ve geri bildirim
verirsiniz. Böylece delegasyon hem işi bitiren hem de çalışanı geliştiren bir
mekanizmaya dönüşür.
Yetki devri mümkün olduğunca yazılı olmalıdır. Hangi
yöneticinin hangi iskonto oranına, hangi satın alma tutarına, hangi işe alım
seviyesine veya hangi yatırım kararına kadar yetkili olduğu kişilerin
hafızasına bırakılamaz. Yetki matrisi, kararın patronun ruh haline göre değil
önceden belirlenmiş ilkelere göre verilmesini sağlar. Aile şirketlerinde bu
daha da önemlidir; çünkü aile üyesinin sözlü müdahalesi yazılı sistemi kolayca
bozabilir.
Yetki vermek kontrolü bırakmak değildir; kontrolün biçimini
değiştirmektir. Esnaf işi kontrol eder, patron insanı, iş insanı sistemi,
yatırımcı ise sonucu kontrol eder. Şirket siz olmadan çalışabilmeli ama siz de
şirketin nereye gittiğini görebilmelisiniz. Bunun için insanların ensesinde
durmak yerine doğru göstergelere, doğru raporlama ritmine ve doğru karar
sınırlarına ihtiyaç vardır. Gerçek delegasyon ile yönetimsiz bırakma arasındaki
fark tam olarak buradadır.
8. Hedef, KPI, Bütçe ve Performans Yönetimi
Yönetim kanaatle değil, veriyle yapılır. Tecrübeli yönetici
sezgilerini elbette kullanır; ancak sezginin yanına ölçüm koymadığınızda
şirketi gerçekte neyin yönlendirdiğini anlayamazsınız. “Satışlarımız iyi
gidiyor”, “stok biraz yüksek”, “müşteri memnun” gibi cümleler
yönetim cümlesi değildir. İyi yönetici masaya dayanarak değil veriye dayanarak
konuşur. Ölçer, karşılaştırır, sapmayı görür ve düzeltici aksiyon alır.
Hedef ile KPI birbirine karıştırılmamalıdır. Hedef nereye
ulaşmak istediğimizi söyler; KPI ise doğru yolda olup olmadığımızı gösteren
ölçüdür. “Yıllık satışları yüzde yirmi artırmak” hedef olabilir; aylık
satış büyüme oranı bunu izleyen KPI’dır. “Teslimat gecikmesini azaltmak”
bir hedeftir; zamanında teslimat oranı gösterge olur. İkinci kuşak şirket
yönetmeye başladığında ilk işlerinden biri hedefleri ve göstergeleri
birbirinden ayırmak olmalıdır.
Her şirketin basit ve anlaşılır bir yönetici gösterge
paneline ihtiyacı vardır. Satış, brüt kâr, tahsilat süresi, nakit, stok gün
sayısı, zamanında teslimat oranı, fire, müşteri şikâyeti ve çalışan devir oranı
gibi göstergeler birçok şirket için iyi bir başlangıçtır. Buradaki amaç
yüzlerce rakam toplamak değil; karar vermek için gereken kritik bilgiyi
zamanında görebilmektir. Çok rapor her zaman iyi yönetim anlamına gelmez.
Bütçe ise hedeflerin finansal tercümesidir. Yeni yılın
gelirini, giderini, yatırımını, nakit ihtiyacını ve kârlılığını önceden
düşünmeye zorlar. Bütçe yapılmış olması tek başına yeterli değildir;
gerçekleşen sonuçlarla düzenli olarak karşılaştırılmalıdır. Her ay sonunda
yalnızca “Ne oldu?” değil, “Neden oldu ve şimdi ne yapacağız?”
sorusu sorulmalıdır. Geçen ayın kârını üç ay sonra öğrenen şirket, yönetim
yapmıyor; kendi geçmişini seyrediyor demektir.
Raporlamanın da bir ritmi olmalıdır. Günlük raporlar kritik
operasyonel istisnaları ve nakit risklerini, haftalık raporlar satış, üretim,
tahsilat ve aksiyonları, aylık raporlar gelir tablosunu, bütçe sapmalarını ve
ana KPI’ları, çeyreklik değerlendirmeler ise strateji, yatırım ve büyük
riskleri ele alabilir. Rapor dosya üretmek için değil karar vermek için vardır.
Karar doğurmayan, okunmayan ve tekrar tekrar hazırlanan raporlar yönetim değil
bürokrasidir.
Performans yönetiminin özü beklenti, ölçüm, geri bildirim,
gelişim ve adalettir. Çalışana ne beklendiği baştan anlatılmalı, sonuçlar somut
göstergelerle ölçülmeli, düzenli geri bildirim verilmeli ve gelişim alanları
desteklenmelidir. Aile şirketinde en hassas konu ise aynı standardın aile
üyesine ve profesyonel çalışana uygulanmasıdır. Ücret, prim, terfi ve unvan
soyadına değil liyakate ve performansa bağlanmadığı sürece profesyonellerin
adalet duygusu zedelenir.
9. Kültür, Motivasyon, İletişim ve Toplantılar
Bir şirketin kültürü çoğu zaman duvara yazılan değerlerden
değil, yöneticilerin her gün tekrarladığı davranışlardan oluşur. Patron
toplantıda insanların sözünü kesiyorsa bir süre sonra yöneticiler de birbirinin
sözünü kesmeye başlar. Patron veriye bakıyorsa ekip raporla gelir. Patron hata
saklıyorsa çalışanlar da hatalarını gizler. Patron adil davranıyorsa adalet
zamanla kurumun normuna dönüşür. Balık gerçekten de baştan kokar; ama baştan da
düzelir.
Huzurlu işyeri yalnızca çalışan memnuniyeti açısından değil,
iş sonuçları açısından da değerlidir. İnsanların fikir söyleyebildiği, itiraz
edebildiği, hatayı paylaşabildiği, takdir gördüğü ve yöneticinin adil
davrandığı ortamlar daha çok öğrenir. Korkunun, kayırmanın, mobbingin ve
ispiyon kültürünün hâkim olduğu yerlerde ise iyi insanlar zamanla uzaklaşır.
Geriye çoğu zaman risk almayan, sessiz ve yalnızca verilen işi yapan bir kadro
kalır.
Motivasyonu yalnızca maaşla açıklamak da yönetici için büyük
hatadır. Adalet, takdir, yetki, gelişim fırsatı, anlam ve güven çalışan
davranışını en az ücret kadar etkileyebilir. İnsan yalnızca emeğini değil
aklını ve kalbini de işe koyduğunda fark yaratır. Bunun için yöneticinin
çalışanı bir maliyet kalemi gibi değil, şirketin gelişimine fikir üretebilecek
bir ortak akıl kaynağı olarak görmesi gerekir.
Dinlemek yöneticinin en ucuz fakat en değerli araçlarından
biridir. “Sahada ne görüyorsunuz?”, “Bu süreçte sizi ne yavaşlatıyor?”,
“Bir şeyi değiştirecek olsanız neyi değiştirirdiniz?” veya “Benden
neye ihtiyacınız var?” gibi sorular çoğu zaman pahalı danışmanlık
projelerinden önce sorulmalıdır. Ancak soru sormak yetmez; söz kesmeden
dinlemek, itiraza kızmamak, iyi fikri görünür kılmak ve uygulanan önerinin
sahibine geri dönüş yapmak gerekir.
Yönetimde iletişimin kalitesi, beklentinin ne kadar somut
olduğuyla da ilgilidir. “En kısa zamanda yap”, “Bir ara bakarız”,
“Bunu hızlıca çözün” gibi cümleler belirsizlik üretir. İyi yönetici
kimin ne yapacağını, hangi standartta yapacağını ve ne zamana kadar
bitireceğini açıklar. Böylece iş tesliminde yaşanan tartışmalar azalır; çünkü
hem çalışan hem yönetici aynı başarı tanımını paylaşır.
Toplantılar da yönetim kültürünün aynasıdır. İyi toplantıdan
önce gündem ve gerekli bilgiler paylaşılır, toplantı zamanında başlar, doğru
kişiler katılır ve konu dağıtılmaz. Toplantı sonunda “Kim, ne yapacak ve ne
zamana kadar?” sorularının cevabı yazılı hale gelir. Bir sonraki toplantıda
açık aksiyonlar kapatılır. Karar üretmeyen, aynı konuların tekrarlandığı ve
sorumluların belli olmadığı toplantılar şirketin zamanını tüketir.
Haftalık icra toplantısı için karmaşık bir modele ihtiyaç
yoktur. Önce geçen haftanın aksiyonları, sonra KPI’lardaki sapmalar, ardından
çözüm bekleyen sorunlar ve alınması gereken kararlar ele alınabilir. Son
bölümde yeni haftanın öncelikleri netleştirilir. Bir saatlik disiplinli
toplantı, patronun hafta boyunca herkesin peşinden koşmasından çok daha etkili
bir yönetim aracına dönüşebilir.
10. Hata, Problem ve Kriz Yönetimi
Yöneticinin olgunluğu çoğu zaman sorun çıktığında ilk
sorduğu sorudan anlaşılır. En düşük seviyede soru “Kim yaptı?”dır. Bir
üst seviyede “Nasıl çözeriz?”, sonra “Neden oldu?” gelir. En
olgun yönetici ise “Bir daha olmaması için sistemde neyi değiştirmeliyiz?”
diye sorar. Bu sıralama, suçlu arayan yönetimden öğrenen organizasyona geçişi
anlatır.
Hata yapan insanı sert biçimde cezalandırmak kısa vadede
hatayı azaltıyor gibi görünebilir. Aslında çoğu zaman hatanın kendisini değil
görünürlüğünü azaltır. İnsanlar bir süre sonra hata yapmaktan çok hatanın
patron tarafından öğrenilmesinden korkmaya başlar. O noktada sorunlar saklanır,
raporlar güzelleştirilir ve kötü haber yukarı çıkmaz. Yönetici için en
tehlikeli şirket, sorun yaşamayan değil; sorunların kendisine ulaşmadığı
şirkettir.
İyi yönetici hatanın otopsisini çıkarır. Önce ne olduğunu
net tanımlar, sonra kök nedeni araştırır. Geçici çözüm ile kalıcı çözümü
birbirinden ayırır. Önlemin sorumlusunu ve tamamlanma tarihini belirler, daha
sonra da önlemin gerçekten işe yarayıp yaramadığını izler. Bir çalışana kızmak
bazen rahatlatıcıdır ama sistem geliştirmez. Çözüm yalnızca kişiye bağlıysa
sorun farklı bir kişiyle tekrar edebilir.
Problem çıktığında beş soru yöneticinin düşüncesini
disipline eder: Gerçek problem nedir? Etkisi ne kadar büyük? Kök neden nedir?
Geçici çözüm ile kalıcı çözüm nedir? Bir daha olmaması için süreçte ne
değişmelidir? Bu sorular, ikinci kuşağın refleksle karar veren patrondan
sistematik düşünen yöneticiye dönüşmesine yardımcı olur. Kriz anında hız
önemlidir; ama kriz sonrasında öğrenme gerçekleşmiyorsa aynı krizin tekrar
etmesi şaşırtıcı olmaz.
11. Kurumsallaşma: Kişiden Sisteme Geçiş
Kurumsallaşma aile şirketlerinin en çok kullandığı ama en
çok yanlış anladığı kavramlardan biridir. Kurumsallaşma prosedür kalabalığı,
klasörler dolusu talimat, unvan enflasyonu veya danışmanın hazırladığı kalın
rapor değildir. Kurumsallaşma, işletmenin faaliyetlerinin belirli kişilerin
varlığına bağımlı olmadan sürdürülebilmesi ve geliştirilebilmesi için gerekli
yapının kurulmasıdır. Patron da genel müdür de satış müdürü de bir süreliğine
ortada olmasa çarklar dönmeye devam edebilmelidir.
Kurumsallaşmanın özünü tek cümleyle anlatmak gerekirse,
kararın kişiden sisteme geçmesidir. “Patrona sor”, “O gelmeden olmaz”,
“Fiyatı yalnızca o verir”, “Bu müşteriye iskontoyu sadece patron
onaylar” cümleleri kişiye bağımlı şirketin işaretleridir. Sistem şirketinde
ise yetki limitleri, yazılı süreçler, KPI’lar, raporlama düzeni, kurul
kararları ve vekalet mekanizmaları vardır. Kişi önemlidir; fakat sistem kişiye
mahkûm değildir.
Kurumsal yönetim mimarisi hedef ve stratejiyle başlar. Sonra
organizasyon yapısı, süreçler, görev ve yetki tanımları, bütçe ve KPI sistemi,
yönetim ve icra kurulları gelir. Bu unsurlar birbirinden bağımsız dokümanlar
değildir. Organizasyon şeması kimin kime bağlı olduğunu, iş akışı işin hangi
adımlardan geçtiğini, görev tanımı kişiden ne beklendiğini, yetki matrisi hangi
kararı kimin vereceğini açıklar. Birlikte çalıştıklarında sistem ortaya çıkar.
Yönetim kurulu ile icra kurulunu da birbirinden ayırmak
gerekir. Yönetim kurulu şirketin stratejik yönünü, sürdürülebilirliğini,
yatırım ve sermaye kararlarını, büyük riskleri ve genel müdürün performansını
gözetir. İcra kurulu ise haftalık faaliyetleri, departmanlar arası
koordinasyonu, KPI sapmalarını, açık aksiyonları ve yakın dönem önceliklerini
yönetir. Yönetim kurulu günlük işlere karıştığında, icra da stratejik
düşünmediğinde iki yapı da işlevini kaybeder.
Şirketinizin ne kadar kurumsal olduğunu anlamak için altı
haftalık yokluk testi yapabilirsiniz. Altı hafta boyunca size ulaşılamasa fiyat
ve iskonto kararlarını kim verir? Bankalarla kim görüşür? Büyük müşteriler sizi
mi tanır, şirketi mi? Bir yönetici ayrılsa yaptığı işin yazılı tarifi ve vekili
var mı? Geçen ayın kârını ne zaman öğrenirsiniz? Toplantı kararları ve
sorumluları yazılı mı? Sizden sonra kimin yönetimi devralacağı belli mi? Bu
soruların cevapları şirketin gerçek bağımlılık seviyesini gösterir.
Kurumsallaşmaya başlamak için yüz maddelik projeye ihtiyaç
yoktur. Önce yetkiyi yazıya dökün; imza, harcama, iskonto ve karar limitlerini
belirleyin. Sonra sayıları düzene sokun; aylık kapanış, gelir tablosu, nakit
akışı ve bütçe sapmalarını düzenli görün. Üçüncü olarak gündemi belli,
kararları ve sorumluları yazılı haftalık icra toplantısı kurun. Bu üç adım bile
şirketin kişiye bağımlılığını ciddi ölçüde azaltabilir.
Kurumsallaşmanın bürokrasiye dönüşmemesi de gerekir. Bir
kural karar hızını düşürüyor ama karar kalitesini artırmıyorsa o kuralı
sorgulayın. Amaç form doldurtmak değil; doğru bilgiye dayanarak daha hızlı ve
daha tutarlı karar almak, sorumluluğu netleştirmek ve hesabını verebilmektir.
İyi kurumsallaşma şirketi hantallaştırmaz; patronun üzerinde toplanan gereksiz
karar yükünü azaltarak doğru noktalarda hızlandırır.
12. Aile Şirketinde Yönetici Olmak
Aile şirketinde yönetici olmak profesyonel bir şirkette
yönetici olmaktan daha zordur; çünkü iş ilişkilerinin içine aile ilişkileri de
karışır. Baba oğluna, ağabey kardeşine, kardeş kardeşine patronluk yapabilir.
Evdeki yaş sırası ile şirketteki hiyerarşi aynı olmayabilir. Hissesi daha
yüksek olan kişi icrada daha düşük bir görevde bulunabilir. Bu ilişkiler
önceden kurala bağlanmazsa şirket yönetimi zamanla kişisel ilişkilere ve aile
içi dengelere göre şekillenmeye başlar.
Burada çok net bir ilke gerekir: Şirket aile değildir.
Ailede bağlar doğuştan ve kalıcıdır; şirket rollerinde ise yetkinlik,
performans ve ihtiyaç belirleyicidir. Çocuğunuz kötü performans gösteriyor diye
onu aileden çıkaramazsınız ama yöneticilik görevini değiştirebilirsiniz. Aile
üyesine değer vermek, onu korumak ve desteklemek başka şeydir; performans
ölçmeden, yetkinliğine bakmadan makam vermek başka şeydir.
Aynı soyadı yöneticilik yetkinliği anlamına gelmez. “Oğlum
olduğu için müdür” cümlesi, profesyonel kadronun adalet duygusunu çok hızlı
bozar. Doğru cümle “Bu görevin yetkinlik şartlarını karşılıyor; hedefi,
bütçesi, yetki alanı ve performans kriteri belli” olmalıdır. Aile üyesi
profesyonel çalışanlardan daha düşük standartla değil, çoğu zaman daha yüksek
örneklik standardıyla değerlendirilmelidir. Çünkü bütün şirket onun davranışını
izler.
Dört şapkanın karışması aile şirketlerinde sık rastlanan
çatışmalar üretir. Hissedar “Ben ortağım, fiyatı ben veririm” dediğinde
icranın alanına girer. Ağabey “Ben büyüğüm, sözümü dinle” dediğinde aile
hiyerarşisini iş hiyerarşisine taşır. Yönetim kurulu üyesi üretim müdürüne
talimat verdiğinde genel müdürü etkisizleştirir. Bu davranışlar kısa vadede işi
çözüyor gibi görünse de uzun vadede organizasyonun sorumluluk zincirini bozar.
Bu nedenle aile üyelerinin şirkete hangi şartlarla gireceği,
hangi eğitim ve deneyimin aranacağı, nasıl terfi edeceği, ücret ve prim
sisteminin nasıl işleyeceği, pay ve söz hakkının nasıl kullanılacağı,
anlaşmazlıkların nasıl çözüleceği ve halefiyetin hangi ölçütlerle belirleneceği
herkes iyi geçinirken yazılmalıdır. Kavga başladıktan sonra aynı kuralları
yazmaya çalışmak çok daha zordur. İyi aile yönetişimi, ilişkileri zayıflatmak
için değil onları korumak için kurallar koyar.
İkinci kuşağın burada özel sorumluluğu vardır. Profesyonel
yöneticiler sizin ne kadar çalıştığınızdan önce ne kadar adil olduğunuzu izler.
Aile üyelerine ayrıcalık tanıyor musunuz, kurallara kendiniz uyuyor musunuz,
söz verdiğiniz yetkiyi geri alıyor musunuz, kurucuya rağmen mi yoksa sistem
içinde mi yönetiyorsunuz? Bu sorulara verdiğiniz fiili cevaplar, sizin
yöneticilik itibarınızı belirler.
13. Kurucudan İkinci Kuşağa Geçiş
Yönetim devri bir gün yapılan tören değildir. “Bugünden
itibaren şirketi oğlum yönetecek” cümlesi hukuki veya sembolik bir
başlangıç olabilir; fakat gerçek devir, bilgi, karar yetkisi, ilişki ağı ve
sorumluluğun aşamalı olarak taşınmasıyla gerçekleşir. Kurucu bir sabah ortadan
çekilir ve ikinci kuşak aynı gün bütün ağırlığı üstlenirse, şirket için
gereksiz bir geçiş riski doğar.
Geçişte hem kurucunun hem ikinci kuşağın tuzakları vardır.
Kurucu “Benim kadar iyi yapamıyor” diyerek her karara müdahale edebilir,
verdiği yetkiyi geri alabilir, eski çalışanlara gizli talimat verebilir veya
yapılan ilk hatada kontrolü yeniden ele geçirebilir. İkinci kuşak ise “Artık
sıra bende” diyerek geçmişi küçümseyebilir, hızlı ve sembolik
değişikliklere girişebilir, profesyonelleri dinlemeden otorite göstermeye
çalışabilir ya da kurucuyla güç yarışına girebilir.
Doğru yaklaşım, mirası korumak, sistemi geliştirmek ve
geleceği kurmaktır. Kurucunun oluşturduğu müşteri güveni, ticari itibar, sektör
bilgisi ve şirket hafızası yok sayılmamalıdır. Fakat “Babam böyle yapıyordu”
cümlesi de sonsuza kadar yönetim yöntemi olamaz. İkinci kuşak, geçmişin değerli
taraflarını korurken kişiye bağımlı yapıları sisteme çevirmeli ve değişen
pazarın gerektirdiği yeni yetkinlikleri şirkete kazandırmalıdır.
Geçişi üç aşamada düşünmek faydalıdır. İlk aşamada birlikte
yönetme vardır; kurucu karar verirken ikinci kuşak masadadır ve yalnızca kararı
değil, kararın arkasındaki mantığı öğrenir. İkinci aşamada kontrollü yetki
devri başlar; ikinci kuşak karar verir, kurucu sonucu ve sistemi izler. Son
aşamada yönetim gerçekten devredilir; ikinci kuşak icrayı yönetir, kurucu ise
yönetim kurulundan gözetir, deneyimini aktarır ve gerektiğinde stratejik
rehberlik yapar.
Bu modelin çalışması için yetkinin gerçekten devredilmesi
gerekir. Unvan verip karar alanını vermemek, ikinci kuşağı çalışanların önünde
zayıflatır. Tersine, hazırlanmadan sınırsız yetki vermek de risklidir. Geçiş
planında hangi karar alanının ne zaman devredileceği, hangi performans
göstergelerinin izleneceği ve kurucunun hangi konularda hangi kanaldan devreye
gireceği açık olmalıdır. Böylece kişisel gerilim yerine kurallı bir öğrenme
süreci kurulur.
14. Yöneticilikten Liderliğe
Yönetici ile lider aynı şey değildir; fakat şirket
yönetiminde birbirini tamamlar. Yönetici planlar, organize eder, görev dağıtır,
ölçer, kontrol eder, raporlar ve sistemin işlemesini sağlar. Lider ise yön
gösterir, güven verir, etkiler, insanları harekete geçirir, değişimi taşır,
örnek olur ve yapılan işe anlam kazandırır. Sadece liderlik söylemiyle sistem
kurulamaz; sadece sistem kurarak da insanların gönüllü takibi her zaman
sağlanamaz.
Aile şirketini devralan ikinci kuşak için liderlik daha da
önemlidir; çünkü kurucunun kişisel hikâyesi ve otoritesi çoğu zaman çok
güçlüdür. Çalışanlar kurucunun şirketi nasıl kurduğunu, hangi zorluklardan
geçtiğini ve hangi ilişkileri geliştirdiğini bilir. Yeni neslin aynı hikâyeyi
taklit etmesine gerek yoktur. Kendi liderlik meşruiyetini bilgi, adalet,
tutarlılık, sonuç alma ve gelecek vizyonuyla kurmalıdır.
Patron olmak lider olduğunuz anlamına gelmez. Liderlik,
insanların sizi yalnızca mecbur oldukları için değil, doğru yönde
götüreceğinize inandıkları için takip etmesidir. Bu da toplantıda en çok
konuşan kişi olmakla değil, doğru soruları sormak, zor kararlarda sorumluluk
almak, kriz anında sakin kalmak, başarıyı paylaşmak ve çalışanların gelişimini
desteklemekle kazanılır.
İkinci kuşak için en sağlıklı yol önce iyi yönetici
olmaktır. Planlama, bütçe, delegasyon, performans, raporlama ve toplantı
disiplinini öğrenmeden liderlik kavramına sığınmak tehlikelidir. İnsanlar güzel
vizyon cümlelerinden önce günlük yönetimin adil ve tutarlı olup olmadığına
bakar. Liderlik, yönetim disiplininin yerine geçmez; onu anlam ve güvenle
güçlendirir.
15. İkinci Kuşağın İlk 100 Günü
Yönetimi devraldığınız ilk günlerde en büyük hata, kendinizi
kanıtlamak için hızlı ve görünür değişiklikler yapmaktır. Yeni masa düzeni,
yeni unvanlar, yeni raporlar, eski yöneticilerin değiştirilmesi veya kurucunun
uygulamalarına karşı sembolik kararlar size hareket hissi verebilir. Fakat iyi
yönetici önce teşhis koyar. İlk işiniz şirkete kim olduğunuzu göstermek değil,
şirketin gerçekte nasıl çalıştığını anlamaktır.
İlk otuz gün dinleme ve öğrenme dönemidir. Çalışanlarla ve
yöneticilerle görüşün, müşterileri ziyaret edin, tedarikçilerin bakışını
dinleyin, süreçleri sahada izleyin, raporları okuyun. Kurucunun kritik
kararları hangi bilgiye dayanarak verdiğini anlamaya çalışın. Şirketin yazılı
sistemi kadar yazılı olmayan kurallarını da gözlemleyin. Bu dönemde hızlı hüküm
vermek yerine sorular sorun ve not alın.
Otuz birinci günden altmışıncı güne kadar ölçme ve teşhis
aşamasına geçin. Şirketin ana KPI’larını çıkarın, yetki darboğazlarını
belirleyin, hangi kararların sürekli patronu beklediğini görün. Kilit
personeli, müşteri bağımlılıklarını, nakit ve stok risklerini, tekrarlayan
sorunları ve bütçe disiplinini inceleyin. Bu aşamanın sonunda her şeyi değiştirmeye
değil, hangi üç-beş problemin gerçekten öncelikli olduğuna karar vermelisiniz.
Altmış birinci günden yüzüncü güne kadar sistem kurmaya
başlayın. Yetki matrisini netleştirin, haftalık icra toplantısını disipline
edin, temel yönetici gösterge panelini kurun, raporlama ritmini sadeleştirin ve
delegasyon alanlarını belirleyin. Hızlı kazanım sağlayacak birkaç iyileştirme
projesi seçin; fakat bunları da kişisel kahramanlıkla değil, ekiplerle yapın.
İlk yüz günün sonunda şirket sizin daha çok çalıştığınızı değil, yönetimin daha
net hale geldiğini hissetmelidir.
Bu dönemde kurucuyla ilişkinizi de yapılandırın. Hangi
konuları günlük olarak, hangilerini haftalık veya aylık olarak paylaşacağınızı
netleştirin. Kurucunun deneyiminden yararlanın ama her karar için onay
beklemeyin. Siz karar verdikçe, sonucu ölçtükçe ve hatalardan öğrendikçe
yönetim kapasiteniz gelişir. Yetki kullanmadan yönetici olunmaz; fakat yetkiyi
sistemsiz kullanarak da güven kazanılmaz.
Yeni Nesle Beş Yönetim İlkesi
Aile şirketini devralacak yeni neslin önünde iki ayrı miras
vardır. Birincisi şirketin kendisidir: marka, müşteri, tesis, sermaye,
çalışanlar ve ticari itibar. İkincisi ise yönetim biçimidir. Birinci mirası
korumak önemlidir; ikinci mirası ise gerektiğinde geliştirmek gerekir.
Kurucunun şirketi bugüne getiren alışkanlıkları, yarının daha büyük ve daha
karmaşık şirketinde aynı sonucu vermeyebilir. Yeni kuşağın asıl katkısı burada
başlar.
Bu uzun yazıdan geriye beş ilke kalsın. Birincisi,
işi yapan değil işi yaptıran olun; yöneticinin çıktısı kendi emeği değil
ekibinin sonucudur. İkincisi, şirket büyüdükçe insanları tek tek
yönetmekten sistemleri yönetmeye geçin. Üçüncüsü, yetki verin ama sonucu
mutlaka ölçün; delegasyon ile terk etmeyi birbirine karıştırmayın. Dördüncüsü,
şirketi kendinize bağımlı bırakmayın; yokluğunuzda işleyen şirket sizin
başarınızdır. Beşincisi ise en önemlisi: Soyadınız size şirketi
bırakabilir, liderliği bırakamaz.
Yönetim devralınabilir, yöneticilik öğrenilir, liderlik ise
kazanılır. Eğer ikinci kuşak bu üç kavramın farkını erken yaşta anlarsa aile
şirketinin devamlılığı için büyük bir avantaj oluşur. Amaç kurucudan daha çok
çalışmak veya onun bütün kararlarını taklit etmek değildir. Amaç, kurucunun
yarattığı değeri kişilere bağımlı olmaktan çıkarıp daha güçlü bir sistemin
içine yerleştirmek ve şirketi bir sonraki kuşağa sizden daha hazırlıklı teslim
edebilmektir.
Kaynak
Bu makale, “Yönetim ve Yöneticilik - İkinci Kuşak
İçin Şirket Yönetimini Devralma Eğitimi” adlı sunumum ile “Yöneticiliğin
ABC’si”, “Şirketiniz
Büyürken Siz de Büyüyor musunuz?”, “Kurumsallaşma”,
“İşin Sırrı”
ve “Balık
baştan kokar” adlı makalelerimin bir füzyonudur.